CUMHURİYETİ ve ATATÜRK’Ü ANLAMAK
Kemal Atatürk..
Yüzyıllardan beri felaketten felakete sürüklenen Türk ulusunun içinden “Türkün makus talihi” ni yenen bir büyük insan çıktı. O, düsünceleriyle, eylemleriyle ve de devrimleriyle 20. yüzyılı derinden etkiledi. Çanakkale'den baslayan, Sakarya ve Dumlupınar ile devam eden askeri basarıları ve daha sonraları gelisen siyasal dehası ile yüzyılımızın tarihine yön verdi. Bir imparatorluktan ulusal bir devlet yarattı. Ümmetten ulus çıkardı. İnsanları teba olmaktan kurtarıp uygar yurttaslar konumuna getirdi. Geri kalmıs, geri bıraktırılmıs ümmi bir toplumdan, laik bir cumhuriyet yaratarak Türkiye'de aydınlanma devrimini, Türk hümanizmini baslattı. Tarih sayfalarından Türk ulusunun egemen bir ulus olarak silinmesini önledi. İste bu deha Kemal Atatürk 'tür.
19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan Mustafa Kemal, o günlerde millî kurtulus konusundaki dagınık fikir ve hareketlerin örgütlenmesi çabası içinde su kararı almıstı : “Anadolu’dan idare edilecek bir hareketin basına geçmek”. Atatürk, bu görüsünü sonradan Büyük Nutku’nda “Bir tek karar vardı. O da millî egemenlige dayanan, kayıtsız, sartsız, bagımsız bir devlet kurmak” seklinde özetlemistir.
Daha Millî Mücadeleye baslamadan önce, Birinci Dünya Savasının felaketli sonuçlar dogurdugu günlerde, Atatürk için Türk gençligi baslıca umut kaynagı idi. Atatürk’ün Türk gençligi ile ilgili görüslerini açıklayan en eski belge, 1918’de kendi el yazısı ile yazdıgı su satırlar vardır :
“Her seye ragmen muhakkak bir ısıga dogru yürümekteyiz.
Bende bu imanı yasatan kuvvet, yalnız aziz memleket ve milletim
Hakkındaki sonsuz sevgim degil, bugünün karanlıkları,
ahlâksızlıkları, sarlatanlıkları içinde sırf vatan ve hakikat askıyla ısık
serpmeye ve aramaya çalısan bir gençlik görmemdir.”
" Millî Mücadeleyi Hayâl ve Macera sayan kimseler, Türklüge ve vatana ihanet eden sahıslar, milletin ve ülkenin kurtulusu konusunda bu cemiyetler altında toplanmıslardı. Millî Mücadeleye cephe alarak engellemeye çalısan bu kisiler, yeni Türk Devletinin kurulmasıyla birlikte yurt dısına çıkarılmıslardı. Bir kısmı da bu liste hazırlanmadan önce ülkeyi terk etmis bulunuyordu."
Atatürk'ün en büyük ve önemli kararı; Millî Hâkimiyete dayalı yeni bir Türk Devleti kurmak kararı olmustur. Türkiye Cumhuriyeti Atatürk'ün hem ebedî, hem de en büyük eseridir.
Bilindigi gibi Atatürk bu kararını Büyük Nutuk'un basında söyle açıklamıstır :
“Üç nevi karar ortaya atılmıstı. Birincisi, İngiltere himayesini talep etmek, İkincisi Amerika Mandasını talep etmek, Bu iki karar sahipleri Osmanlı Devletinin bir bütün halinde muhafazasını düsünenlerdi. Üçüncü karar Mahalli kurtulus çarelerine baglı idi. Meselâ bazı mıntıkalar, kendilerinin Osmanlı Devletinden ayrılacagı nazariyesine karsı ondan ayrılmamak tedbirlerine tevessül ediyor. Bazı mıntıkalar da Osmanlı Devletinin imha ve Osmanlı memleketlerinin taksim olunacagını ''olup bitti'' kabul ederek kendi baslarını kurtarmaga çalısıyorlar.”
Atatürk sözlerine söyle devam eder :
“Efendiler, ben bu kararların hiç birinde isabet göremedim. Çünkü bu kararların dayandıgı deliller ve mantıklar çürük ve esassızdı. Hakikati halde, içinde bulundugumuz tarihte Osmanlı Devletinin temelleri çökmüs, ömrü tamam olmustu.
Osmanlı memleketleri tamamen parçalanmıstı. Ortada bir avuç Türk'ün barındıgı bir ata yurdu kalmıstı. Son mesele bunun da taksimini temin ile ugrasmaktan ibaretti. Osmanlı Devleti, onun istiklâli, Padisah ve Halife, Hükümet, bunların hepsi medlûlü kalmamıs bir takım manasız lâflardan ibaretti... Efendiler, bu vaziyet karsısında bir tek karar vardı: O da millî hâkimiyete dayanan, kayıtsız ve sartsız yeni bir Türk Devleti kurmak. İste, daha İstanbul'dan çıkmadan önce düsündügümüz ve Samsun'da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulamaga basladıgımız karar bu karar olmustur.”
23 Nisan 121’de söyle sesleniyordu :
Özgürlük ve bagımsızlık benim karakterimdir. Ben ulusumun en büyük ve atalarımın en degerli mirası olan bagımsızlık askı ile dolu bir adamım. Çocuklugumdan bu güne kadar ailesel, özel ve resmi yasamımın her asamasını yakından bilenlerce bu askım bilinir. Bence bir ulusta serefin, onurun, namusun ve insanlıgın varlık ve süreklilik bulabilmesi mutlaka o ulusun özgürlük ve bagımsızlıgına sahip olmasıyla saglanabilir. Ben kisisel olarak bu saydıgım sıfatların kendimde var oldugunu savlayabilmek için ulusumun da aynı sıfatları tasımasını temel kosul bilirim. Ben yasayabilmek için mutlaka bagımsız bir ulusun evladı kalmalıyım. Bu nedenle ulusal bagımsızlık bence bir yasam sorunudur. Ulus ve memleketin çıkarları gerektirirse, insanlıgı olusturan uluslardan her biriyle uygarlık geregi olan dostluk ve siyaset iliskilerini büyük bir duyarlılıkla degerlendiririm. Ancak, benim ulusumu tutsak etmek isteyen herhangi bir ulusun, bu arzusundan vazgeçinceye kadar, amansız düsmanıyım.
Atatürk'ün zamanımızdan yaklasık üç çeyrek asır evvel cumhuriyet için söyledikleri, bugün hala bazı batı ülkelerin elde etmeye çalıstıkları düsüncelerdir. O söylediklerimi bilimsel bir temel üzerine oturtmamıs olsaydı, bu kadar zaman sonra düsünceleri hala güncelligini koruyabilir miydi? Atatürk sadece bilgili bir asker, uzak görüslü bir devlet adamı degil aynı zamanda gerçek bir düsünürdü. Ayrıca sadece düsünce üretmekle kalmamıs, bu düsünceleri gerçeklestirerek, üçüncü dünya ülkelerine bagımsızlıgın ve kurtulusun yolunu da göstermistir. Bugün bagımsızlık savası veren pek çok ülkede Atatürk adı hala bir bayrak gibi dalgalanıyorsa nedenini burada aramak dogru olur.
Atatürk kurtarıp kurdugu genç Türk Devletine “Misak-i Milli” sınırları içinde yasayan farklı inanç, düsünce ve soydan gelenleri bir inanç etrafında toplamayı basarmıs, “Türküm” diyen ve kendini Türk olarak gören herkesin, vatandaslık haklarından esit olarak yararlanacagını önemle ve hiç bir yoruma imkân vermeyecek sekilde açıkça belirtmistir.
Bu nedenle Cumhuriyet'in temelini olusturan faktörlerden birisi de, aynı aynı dil, din, örf ve adetlere de sahip olsalar; yüzyıllar boyu beraber yasamıs ve aynı kaderi paylasmıs toplumların kültür beraberlikleridir. Yine Atatürk’e göre, Cumhuriyet rejimi nasıl uygar insan topluluklarının sahip olması gereken bir idare tarzı ise, Cumhuriyet'e sahip olmak isteyen toplumdaki kisilerin de erdemli olmaları gerekiyordu.
Gerçekten halka cumhuriyetin en yalın dile getirilisi bu sözcüklerde toplanıyor. Özetle cumhuriyet, ulus egemenligidir. Ayrıca cumhuriyet; demokrasidir, barıs toplumudur, özgürlük ve bagımsızlıgın dile geldigi, özgür düsünceye saygı gösteren onurlu bir yönetimdir. Gerçekten Türk toplumuna en yakısan yönetim de budur.
29 Ekim 1923, Türkiye'de cumhuriyetin ilan edilis tarihidir. Aslında cumhuriyet uzun bir tarihsel gelisimin ürünü olup, 29 Ekim 1923'te sekilsel olarak ilan edilmistir. Saltanatın 1 Kasım 1922'de kaldırılması ile zaten cumhuriyete giden yol açılmıstır. Atatürk saltanatlıkla hiçbir seyin bagdasmayacagını ama en önemli olarak da cumhuriyetle bu kurumun örtüsmeyecegini biliyor ve söyle diyordu: “Çürümüs bir hanedanın, halife unvanıyla basının üstünden zerre kadar uzaklasmasına olanak kalmayacak sekilde korunmasını zorunlu kılan bir devlet seklinde, cumhuriyet ilan edilse bile onu yasatmak olası degildir.”
Atatürk, 4 Aralık 1923'te yaptıgı bir konusmasında cumhuriyetimizi söyle degerlendiriyordu: “Cumhuriyetimiz öyle sanıldıgı gibi zayıf degildir. Cumhuriyet bedava da kazanılmıs degildir. Bunu elde etmek için bolca kan döktük. Her yana kırmızı kanımızı akıttık. Gerektiginde kuruluslarımızı savunmak için gerekeni yapmaya hazırız. Cumhuriyet özgür düsünce yanlısıdır. Candan ve yasal olmak kosulu ile her düsünceye saygımız vardır. Her anlayıs bizce saygındır. Yalnız bize karsı çıkanların insaflı olması gerekir.”
Atatürk'e göre sadece cumhuriyete sahip olmak yeterli degildir. Ona layık olmak da gereklidir. Bunun içinde gereken yol gene egitimden geçiyordu. Hürriyet ve bagımsızlıgın kıymetini, erdemli ve özverili, çagdas egitim almıs olan gençler, savas alanlarında bu ugurda sehit düsen askerlerden çok daha iyi bilebilirlerdi Bagımsızlık; hürriyet, cumhuriyet bundan böyle savasarak degil, bunları degeri bilinerek korunacaktı. Onun için kılıçla elde edilen zaferler, siyasi, ekonomik, kültürel zaferlerle taçlandırılmalıydı.
Atatürk, hâkimiyet (egemenlik) tabirini kullanırken onu sınırsız ve en üstün bir kuvvet ve kudret olarak kabul etmis ve T.B.M.M. ni, milletin yegane temsilcisi olarak bu üstün kuvvet ve kudretle donatmayı, saltanat ve hilafeti kaldırarak yerine Cumhuriyet rejimini getirmek amacıyla tek çare olarak görmüstür.
Gözlem, yargı ve uygulamalarında daima Batılı düsünce tarzı egemendir. Batılılasmayı degil, Batı uygarlıgına katılmayı bir zorunluluk sayar. Batı O'nun için gelisim ve evrim demektir. O sadece Batılıdır, Batıcı degildir. Batı uygarlıgını bir dinin ve/ya da birkaç ulusun eseri olmayıp uluslararası bir çabanın ürünü sayar. Atatürk asırı ve romantik bir Batı hayranı olmadıgı gibi duygusal bir Batı ve Batılılasma düsmanı da degildir. O, Batılı olmayan bir dünyada en aydın düsünceye sahip kisidir.
Atatürk'ün bütün devrimlerinin temelini Cumhuriyet rejimi içerisinde laiklik ilkesinin olusturdugunu unutmak gerekir. Gayet tabiidir ki, bagnaz ve tutucu bir toplumda halk egemenligine / ulus egemenligine dayanan cumhuriyetten söz edilemedigi gibi, devrimcilikten veya laik sistemden de bahis etmek olanaksızdır.
Deha, bazı alanlarda seçkin ve üstün düsünsel bir yetenek ise, Atatürk gerçekten deha sahibidir. Dehası O'na gerçeklere ulasmanın yollarını göstermistir. Yüksek askeri dehası ile insanlık idealini O'nun kadar kisiliginde birlestirebilmis bir insan daha tarih sahnesinde görülmemistir. ''İnsanlık idealinin âsık ve mümtaz bir siması'' dır O. İnsanlar ve uluslar arasında kin ve düsmanlıgı asla kabul edilemez bir eksiklik sayar. Düsmanını daha yendigi anda bagıslayacak kadar âlicenaptır kendisi. O'nun düsmanlıgı yobazlıga ve gericiligedir. Geri kalmıslıgı ve azgelismisligi ''Hayatta en gerçek yol gösterici bilimdir'' görüsü dogrultusunda yürüyerek kırmıs ve çagdas uygarlıga ancak bu yolla ulasılabilecegini göstermistir. Çagdas uygarlıga ulasmada ulusun elinde ve kafasında tuttugu mesale pozitif bilim olmalıdır. Sahip oldugu tarih ve yurt bilinci, düsüncelerini aydınlatır.
Atatürk, millî bagımsızlık mücadelesinin basarıya ulasmasını saglamak için, tem çözüm yolu olarak milletin azim ve kararını, milletin egemenligini, milletin iradesini dikkate alarak, yeni kurulan Devletin millî egemenlik, millî irade gibi esaslara dayanmasını gerekli görmüstür.
1919 Amasya Bildirisi ile ilân olunan, “Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” parolası Erzurum ve Sivas Kongrelerinden geçerek, 23 Nisan 1920’de kurulan T.B.M.M. nin ve yeni kurulan devletin temel dayanagı olmustur. Egemenligin padisaha degil, bir sınıf veya zümreye degil, Türk Milletine ait oldugu zihniyetini devlet hayatımıza kazandıran Atatürk olmustur.
Atatürk’e göre, “Toplumda en yüksek hürriyetin, en yüksek esitlik ve adaletin devamlı sekilde saglanması ve korunması ancak ve ancak tam ve kat’i manasıyla millî egemenligin kurulmus olmasına baglıdır. Bundan dolayı hürriyetin de, esitligin de, adaletin de dayanak noktası millî egemenliktir.”
“Millî egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karsısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, yok olur. Milletlerin esareti üzerine kurulmus müesseseler her tarafta yıkılmaga mahkûmdur” demistir
Ülkemizde, Kurtulus Savası ile birlikte millî egemenlik kavramı ortaya çıkmıs ve 20 Ocak 1921’den itibaren yürürlüge giren bütün anayasa niteligindeki metinlerde millî egemenlik anlayısı hâkim olmustur.
Millî Mücadele Yıllarında Millî Egemenlik İlkesinin Yeri ve Tarihi Gelisimi
İste Atatürk'ün Millî Mücadeleyi ve Anadolu İhtilâlini halka mal etmek çabası içinde, Müdafaa-i Hukuk Tesekküllerine egilmesi ve onları Erzurum ve Sivas Kongrelerinde bir araya getirmesi büyük sezgi ve yanılmaz metodunun yeni ve basarılı sonuçları olmustur.
Mustafa Kemal, giristigi hareketin ve mücadelenin bu temel unsurunu, daha 1919 Haziranında, ortaya açıkça koymustur:
''Milletin istiklâlini yine milletin azm-ü kararı kurtaracaktır. Milletle birlikte fedakârane çalısacagım... Sine-i milletten ayrılmayacagım''.
Atatürk'ü yanlıs anlayan veya kasden yanlıs anlatmak isteyenlere hatırlatılması gereken gerçek sudur : Atatürk Millî Mücadeleye ''Millî Egemenlik'' bayragı ile baslamıs, daha Erzurum Kongresinden itibaren, ''Millî İradenin baslıca güç kaynagı'' oldugunu ilân etmis bir liderdir. Atatürk tek sahıs saltanatından milli hâkimiyete geçisin önderidir. Bu itibarla millet hâkimiyetini reddeden her türlü diktacı görüs Atatürkçülüge aykırıdır. Atatürk diktatörlük özlemi çekenlerin degil, Türkiye'de Millî İradeyi hâkim kılmak isteyen Demokrasi taraftarlarının önderidir. Atatürk, annesinin mezarı basında, ''Millet hâkimiyeti ugruna canını vermege'' vicdan ve namusu üzerine yemin etmis insandır.
Atatürk, Vatan toprakları üstünde “TÜRKÜM” diyen her insanın ayrıcalıksız ve sınıfsız kaynasmıs bir Türk ulusunu temsil ettigini ve ulusa “TÜRK ULUSU” denilecegini ısrarla bıkmadan, usanmadan tekrarlıyordu. “EGEMENLİK KAYITSIZ sARTSIZ ULUSUN OLACAKTIR.” Ulusun elinden hiçbir güç, hiçbir iç ve dıs kuvvet bu hakkı alamayacaktır. Ulus öylesine egitilecektir ki , bu kutsal varlıgın büyük bir titizlik ile gereginde canı pahasına koruyacaktır.
Bugün ulus ya da millî devlet dedigimiz zaman, “Kurulus bakımından, ülkesi ve milleti ile bölünmez bir bütün teskil eden, dünya görüsü yönünden de milliyetçiligi (ulusçulugu) esas bilen, yani baska milletlerin varlıgına saygı gösteren ve kendi varlıgına saygı isteyen, emperyalizmi reddeden devlet” akla gelmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti, bir “milli devlet” tir. Çünkü, sınırları “millî sınırlar” dır. Bu sınırlar, 1918 yıkıntısı sonucunda, “gerçekçi” ve “milli” liderinin “Misak-ı Milli” ile tespit ettigi “anavatan” ın, “fiili” ve “dogal” sınırlarıdır. Özellikle ve önemle belirtilmesi gereken bir diger husus da sudur: “Millî devlet” in vazgeçilmez ve birbirini bütünleyen iki ana ilkesi, “antiemperyalizm” ve “tam bagımsızlık” tır.
Atatürk ulusçulugunun özü içeriye karsı, esitlikçi, özgür bir Türkiye, dısa karsı, tam bagımsız bir Türkiye'dir. Tam bagımsızlıktan amaç siyasal, tutumsal, toplumsal ve kültürel bagımsızlıktır.
Bu görüslerle, Atatürkçü milliyetçi görüsün, uluslararası bütünlesmeye karsı oldugu biçiminde ortaya atılan savların, ne kadar sıg ve dayanıksız oldugu da ortaya çıkmaktadır. Ulu Önder Atatürk, uluslararası bütünlesmeye degil, devletin bagımsızlıgını zedeleyen uluslararası tekellesmelere, sömürüye, kisiliksiz, onursuz, küçük düsürücü iliskilere karsıdır. Yüce Önder, uluslararası iliskilerde, devletlerin esit kosullar altında, birlikteligini öngörüyor, dıs politikasını buna göre düzenliyordu. Türkiye Cumhuriyeti'nin tam bagımsızlıgı bu düsüncelerle, Lozan'da, tüm uygar dünyaya kabul ettirilmisti.
S O N U Ç
Ulusal bagımsızlık savasını kazanmada, nasıl ki hareketin kaynagını ulusun kendisi olduysa, çagdaslasma savasının kaynagı da yine ulusun kendisi olmustur. Bilindigi üzere, Atatürk’ün Büyük Nutku Türk gençligine hitabesi ile sona erer. Cumhuriyeti Türk gençligine emanet eden Atatürk’ün bu kitabesi bir bayrak olarak genç nesillerin önünde dalgalanmıs ve gençlige ısık tutmustur. O, Büyük Nutkunu, mâ zi olmus bir devrin hikayesi olarak takdim etmektedir. Bunda, gelecek nesiller için dikkat edilmesi ve daima uyanık bulunulmayı gerektiren önemli noktalara isaret edilmektedir.
Çocuklarımız ve gençlerimiz yetistirilirken onlara özellikle millî varlıgı,birligi ve bagımsızlıgı ile ters düsen bütün yabancı unsurlarla mücadele geregini ve millî duyguya dayanan düsünceleri büyük bir olgunlukla her karsıt düsünceye karsı siddetle ve fedakârlıkla savunma zorunlulugu telkin edilmelidir. Yeni neslin bütün manevi gücüne bu özellik ve yeteneklerin asılanması önemlidir. Sürekli ve müthis bir mücadele seklinde beliren milletlerin hayat felsefesi, bagımsız ve mutlu kalmak isteyen her millet için bu özelligi büyük bir siddetle istemektedir. Nitekim bu konuya dikkat çeken Büyük Atatürk söyle demektedir :
“Yetisecek çocuklarımıza ve gençlerimize görecekleri ögrenimin sınırı ne olursa olsun, ilk önce ve her seyden önce Türkiye’ nin bagımsızlıgına, kendi benligine, millî geleneklerine düsman olan bütün unsurlarla mücadele etmek geregi ögretilmelidir. ”
Enstitüler ve Arastırma Merkezleri Milî Mücadeledeki insan tipini tespit etmeleri gerekir. Çünkü biz bu insan tipiyle Kurtulus Savasını yaptık ve bu devleti kurduk. O halde siyasal ve ekonomik bagımsızlıgımızın teminatı olan Kuvâ -yı Milliye ruhu yeniden olusturulmalıdır.
Türkiye Cumhuriyeti’ nin ilk on yılı 29 Ekim 1923’ de bütün yurtta heyecanla kutlanırken bütün Türk Milleti tek ses olmus haykırıyordu : “Çıktık açık alınla 10 yılda her savastan.” Gâ zi Mustafa Kemal, uzun savas ve isgal yıllarının bıraktıgı büyük tahribat üzerinde yeni bir ulus, yeni bir devlet, yeni bir memleket yaratmanın çalısmalarına â deta soluk almadan baslamıstı. Büyük Türk Milleti diye baslayıp, Ne Mutlu Türküm Diyene sözleriyle bitirdigi 10 yıl nutkunda, az zamanda çok büyük isler yaptık diyordu. O bayramda çocuk, genç, yaslı bütün bir millet, çıktık açık alınla diye haykırırken on yılda elde edilen basarıların haklı gururunu yasıyorlar, gelecek için duydukları güveni dile getiriyorlardı. 1923-1933 döneminin ruhu iste bu ruhtur. Büyük Atatürk, temel devrimlerinin basında milletine asıl bu gurur ve güveni asılamayı basarmıstı.
“Gençler !
Cesaretimi arttıran ve sürdüren sizsiniz. Siz almakta oldugunuz terbiye ve irfanla, insanlık meziyetinin, vatan sevgisinin, fikir hürriyetinin en kıymetli timsali olacaksınız.
Ey yükselen yeni nesil !.. Gelecek sizindir.
Cumhuriyeti biz kurduk. Onu yüceltecek yasatacak olan sizsiniz.”
Birinci Dünya Savası'ndan sonra, uluslararası kapitalizmin ve emperyalizmin bas hedeflerinden biri haline gelen “Türk Devleti'nin ve Türk ulusunun bagımsızlıgını tüm yok etme” çabasının karsısına asılmaz bir dag gibi dikilen Ulusal Kurtulus Savası'nın büyük önderi Mustafa Kemal; herhangi bir biçimde bagımsızlıgını kaybetmis ve sömürülen uluslara (mazlum halklara), bagımsızlık için ulusal savas yürütme konusunda örnek olmustur.
Atatürk, “sadece siyasal alanda kalan bagımsızlıga”, “aldatıcı bir bagımsızlık” gözüyle bakmıs; ve hep tam bagımsızlık (istiklali tam) veya “gerçek bagımsızlık (hakiki bagımsızlık)”dan söz etmistir.
Bir tarafa Mustafa Kemal ve arkadaslarının yeni Türk Devleti adına savundugu tez, “tam bagımsız, yani her alanda tam serbestlige sahip, islerine yabancı devletlerin karısamayacagı ve denetleyemeyecegi bir devleti” Batı ülkelerine (Atatürk'ün deyimi ile: Kapitalist ve emperyalist âleme) kabul ettirmekti. Buna karsılık emperyalist âlemin mücadelesi ise, önce Yunanlıların aracılıgı ile “Türkiye'yi fiilen isgal etmek”, askeri yenilgiden sonra da Türkiye'nin yabancı askerlerden arınmasına razı olmak zorunlulugunda kalınsa bile, onun ekonomik, mali, adli çesitli alanlarda bagımlı kalmasını saglamak içindi.
Bugün bagımsızlıgımızı muhafaza etmekteysek de, bilhassa “ekonomik, mali, ve dolayısıyla siyasal alanlarda gölgelenmis bir bagımsızlık” ile karsı karsıya bulundugumuz bir gerçektir. Ancak ve ancak bagımsızlıktaki bu kısıtlanmanın derecesi üzerinde tartısma yapmak mümkündür.
Oysa Atatürk'ün ve Kurtulus Savası'nın amacı, sadece düsmanı Türk topraklarından atmak degil, “tam bagımsızlıgımızı saglamak” (Osmanlı devletinden miras kalma) ekonomik, mali, siyasal ve diger alanlardaki kısıtlamaları (kapitülasyonları) ortadan kaldırarak, varlıgımızı devamlı olarak gelistirebilme olanagını saglamaktı.
Türk ulusu, yakın tarihin ilk “milli kurtulus savası”nı vermis ve “ya tam bagımsızlık, ya ölüm” parolasını tam bir içtenlikle uygulamıs bir ulustur. Hem de sadece ülkesini isgal eden emperyalist güçlerin bu fiili isgaline son vermek ve ülkeyi yabancı askerlerden temizlemek amacıyla degil... Daha önceki yüzyıllarda, dolaylı yollardan kapitalist ve emperyalist ülkelere saglamıs oldugu ayrıcalıklar yüzünden, ekonomik, mali, adli, kültürel alanlarda bagımsızlıgını genis ölçüde kaybetmis olan eski devleti, Atatürk'ün önderliginde bu kötü miraslarından kurtarmak ve yeni devleti bütün ipoteklerden arınmıs (tam bagımsız) olarak kurmak amacı benimsenmisti ve bu amaçtan hiçbir kosul altında uzaklasılmamıstı.
Bugün 65. Ölüm yıldönümünde anacagımız Atatürk, 80 yıl önce “Çalısmadan, yorulmadan, ögrenmeden rahat yasamaya çalısan milletler hürriyetlerini kaybetmeye mahkûmdur.” diyerek sanki ülkenin bugünkü durumunu özetlemisti.
“Çalısmadan, yorulmadan, ögrenmeden rahat yasama yollarını aramayı itiyat haline getiren milletler, önce haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve daha sonra istiklâllerini kaybetmeye mahkûmdur.” _ Bugün, ölümünün 66 inci yıldönümünde saygıyla andıgımız büyük Atatürk'ün sözleridir bunlar...
82 yıl önce askeriyle, topuyla, tüfegiyle saldırıp yurdumuzu isgal eden düsman kuvvetlerini kahraman arkadaslarıyla birlikte yenerek dısarı atan Atatürk'ün bize bıraktıgı bu degerli mirasa lâyık mıyız, bilemiyorum.
Çünkü onun ögütlerini yeterince dinleyebildik mi ? Onun çizdigi yolda ilerleyebildik mi ? Onun gösterdigi hedeflere ulasabildik mi ?
Ölümünün üzerinden tam 65 yıl geçmesine karsın, adı hiçbir gün dillerden düsmeyen, aydınlattıgı yolda düse kalka olsa da ilerlemeye çalısan bir ulusun, sadece onun ilke ve devrimlerine baglanarak ayakta kaldıgı bir lider, dünyada yok...
Atatürk kuskusuz çok büyük bir dehaydı...
Onun kısa ömrüne sıgdırdıgı savaslar, devrimler ve yeni bir ülke, yeni bir ulus yaratmadaki basana, biz ve bizden sonraki nesiller için üzerine titrenecek en büyük hazinedir.
Peki. bu hazinenin kıymetini bilebildik mi?..
Her cephede savasan ve nihayet Birinci Dünya Savası'nın agır yenilgisiyle parçalanan bir Osmanlı İmparatorlugu'ndan Türkiye Cumhuriyetini yaratan Atatürk, Türk insanına öncelikle bir “millet” olma onurunu kazandırdı...
“Ne mutlu Türküm diyene” sözüyle bu onuru ellerimize teslim etti...
Oysa bugün, bu güzel ve anlamlı özdeyis bile sulandırılıyor...
“Ne mutlu Türkiye vatandasıyım diyene” gibi bir lâf cambazlıgıyla siyasi yatırım pesinde kosanlar var...
Sadece bununla mı kalıyorlar?..
Atatürk'ü dinsizlikle suçlayanlar, siyasi manevraya geçmeleri gerektiginde laiklik ilkesini “dinsizlik” olarak gösterebiliyorlar...
Kurdugu cumhuriyetin artık islevi kalmadıgını ileri sürerek, ikinci Cumhuriyet abukluguna saplanabiliyorlar...
Bir de her islerinde Atatürk ve Atatürkçülügü bir kalkan, bir kılıf yapmaya çalısanlar var...
Bunlar, ülkede “en sıkı Atatürkçü” geçi nenler...
Atatürkçülügü kimselere bırakmayan, her lâfının önünde veya arkasında Atatürk olan, ama onun aydınlanma devrimiyle zerre kadar ilgisi bulunmayan, böyle kavramları hiç bilmeyen bir takım çıkarcılar...
İste bu Atatürkçüler de en az Atatürk düsmanları kadar tehlikeli...
Son grupta takiyeciler yer alıyor...
Hayatı boyunca Atatürk ilke ve devrimlerine karsı çıkmıs, Atatürk için agza alınmadık lâf bırakmamıs olanlardan bazıları da, zoru görünce veya o günkü siyasetin geregi en sıkı Atatürkçü oldular...
Ama bütün bunlara ragmen, Türkiye'de Atatürk'ün ve onun ilkelerinin bayragını tası yanlar eksilmedi, aksine çogaldı...
O, fikri ve hareketi kisiliginde birlestirmis bir lider idi. Fikir ve düsüncelerinin özünü olusturan Atatürkçülük, her türlü dogmatik unsurdan sıyrılmıs akılcı bir dünya görüsüdür. Memleket gerçeklerinden kaynaklanan, problemler karsısında aklın ve ilmin rehberligini kabul eden bu gerçekçi görüs, gerek Türk Bagımsızlık Savası'nın gerekse onu izleyen Türk çagdaslasma hareketinin esasını olusturmaktadır.
Diyebiliriz ki Atatürk, Türk toplumunda sadece çagdaslasma geregini gördügü için degil, bu çagdaslasmayı en kısa zamanda gerçeklestirecek yolu gösterdigi için ve nihayet çagdaslasmaya engel olan etkenleri cesaretle bertaraf ettigi için büyüktür. Esasen “Modern Türkiye'nin Kurucusu” sıfatını da iste bu büyüklügünden almaktadır.
Giristigi mücadelenin basından sonuna kadar Türk milletinin yüksek vasıflarına güvenmis, kazanılan her türlü zaferin milletin eseri oldugunu söylemistir. Bütün tesebbüslerinde millet sevgisine dayanmıs, kudretli kisiligi ve gerçegi sezise dayanan ikna kuvvetiyle kütleleri sürükleyebilecek bir lider oldugunu göstermistir. Millî kurtulusa bayrak olan fikirleri, görüsleri ve ölmez eseriyle, tesirleri memleket sınırlarını asmıs, mazlum milletlerin bagımsızlık ve hürriyet mücadelesinde manevî kuvvet olmustur.
Bagımsız son Türk Devleti’ni, ülkesi ve milleti ile bölmeyi amaçlayan bazı çevrelerin yüreklerden sökemedikleri Atatürk’ ü, hafızalardan silme çabaları pek de yadırganmamalıdır. Elbette “Misâ k-ı Millî ” yi çizen, elbette ülkesi ve milleti ile bir bütün olan, Türkiye Cumhuriyeti’ ni kuran, “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözlerini bayrak bayrak dalgalandıran ATATÜRK sevgisi ile dolu, benlikleri Atatürk ilkeleri ile yogrulmus Büyük Türk Devleti, Onu her zamandan daha fazla aramakta ve sevmektedir.
Dilegimiz odur ki, ona olan sevgimiz o özlemlere cevap teskil edebisin. Atatürk’ le, gerçek Atatürkçülerle hasret gidererek, Onunla yeniden Anadolu’ ya ayak basalım. O’ nu anarak, çagdaslasma, büyük devlet olma mücadelemizde Onun ilke ve devrimlerinden ilham ve güç alalım.
Biz Atatürk’ ü, bu güzel ve kutlu ülkeyi, aziz vatanımızı parçalanıp, yok olmaktan kurtaran büyük bir mücadeleyi gerçeklestirdigi için seviyor, ona ve silah arkadaslarına sükranlarımızı arz ediyoruz. Bugün büyük Atatürk’ ün kurdugu ve bize emanet ettigi bu güzel ülkede yasamaktan gurur duyuyoruz. Bu gururun verdigi huzur ve mutlulugu çocuklarımızla yasamaga devam edecegiz. Ne Mutlu bizlere ki, en bedbaht, en umutsuz günlerimizde bize yol gösteren ısık tutan bir liderimiz olmus ; O’ nun ilkeleri ve devrimleri güçlü bir mesale gibi önümüzü aydınlatmaya devam edecek.
Gazi Pasa, Vatan Sana Minnettardır.
“Yolunda yürüyen bir yolcunun, yalnız ufku görmesi yeterli degildir. Muhakkak ufkun ötesini de görmesi ve bilmesi gerekir."
Cumhurİyet Ve AtatÜrk Ü Anlamak
- yazgüneşi
- Kilobyte4

- Mesajlar: 670
- Kayıt: 13 Şub 2007, 08:56

