Atatürk' ün Anıları

Cumhuriyet ve Atatürk ile ilgili bilgi paylasim forumudur
Cevapla
Kullanıcı avatarı
feyizz
Kilobyte1
Kilobyte1
Mesajlar: 261
Kayıt: 25 Mar 2006, 09:24
Konum: Istanbul

Atatürk' ün Anıları

Mesaj gönderen feyizz » 12 Ağu 2007, 23:49

İZMİR SUİKASTI

İzmir'de hazırlanan o alçakça suikastın sonuçsuz kalmasından sonra bir gün bize su olayı anlatmıstı:
- "Ziya Hursit'in beni öldürmeye memur ettigi iki zavallı vardı. Sorguları yapıldıktan sonra bunların birisini yanıma çagırdım. Odada kimse yoktu. Kendisine sordum:
- Sen Mustafa Kemal'i öldürecekmissin, öyle mi?
- Evet, dedi. Ben yine sordum:
- Mustafa Kemal ne yapmıstı ki onu öldürecektin?
- Fena bir adammıs o. Memlekete çok fenalık yapmıs. Sonra bize onu öldürmek için para da vereceklerdi.
- Sen Mustafa Kemal'i tanıyor musun?
- Hayır.
- O halde tanımadıgın bir adamı nasıl öldürecektin?
- Geçerken isaret edecekler, Mustafa Kemal iste budur, diyeceklerdi. Biz de öldürecektik.

O zaman cebimdeki tabancayı çıkararak kendisine uzattım:
- Mustafa Kemal benim, haydi al eline tabancayı, öldür, dedim.

Herif benden bu karsılıgı alınca yıldırımla vurulmus gibi oldu. Bir süre saskın saskın yüzüme baktıktan sonra diz üstü kapanarak hüngür hüngür aglamaya basladı..

ASKERLE GÜREs

Bir gezisinde, Kolordu binasının kapısında aslan yapılı bir Mehmetçik gördü. Çagırdı ve güler yüzle sordu:
- Sen güres bilir misin?
Yanındakilerden en kuvvetli görünenlerle Mehmetçigi gürestirdi. Genç asker her zaman üstün geliyordu. Çok neselendi, ayaga fırladı.
Ceketini çıkarıp Mehmet'e ense tuttu:
- Haydi, bir de benimle güres!
Katıksız ve temiz Anadolu çocugu Ata'sının yüzüne hayranlıkla baktı:
- "Atam," dedi. "Senin sırtını yedi düvel yere getiremedi. Bir Mehmet mi bu isi basarır?"
Gözleri doldu ve aglamamak için gülmeye çalıstı.

ALÇAKGÖNÜLLÜ

Atatürk'ü, 1938 Gençlik ve Spor Bayramı günü, son defa, 19 Mayıs Stadyumu'nda gördüm. seref tribünü kapısında -o zaman küçük bir çocuk olan kızıma- o günün anısı olan rozetini taktırmayarak bir seyler söylüyordu. Zayıf ve yorgundu.

Kızımdan Atatürk'ün kendisine neler söyledigini sordum:
— Rozette resmim varmıs, nasıl takarım? dedi.
Zeki ve alçakgönüllü Atatürk rozetteki resmi görmüstü.

Bu, O'nun stadyuma ilk ve son gelisi, sanki gençlige vedası oldu

BENİM ADIM ATA DEĞİL

Atatürk'ün sinirlendigi önemli bir nokta vardı. Gazetelerde, kendisine "Ata" denildigini okudukça söyle dedi:
-Benim adım Ata degil, Atatürk'tür! Bazı gazeteler neden böyle yazarlar?

GÖMÜLECEĞİ YER

Atatürk'ün gömülecegi yer ve toprak:
O'nun kabri Ankara'da olacaktır. Fakat bu sehrin neresinde? Çünkü O' nun en son kuvvetli istegi bir an önce Ankara'ya dönebilmekti. Biri Büyük Millet Meclisi'nden İstasyon'a inen cadde üzerindeki yuvarlak yer, digeri Çankaya'daki yeni köskün mermer havuzu. Bu yerler su nedenle konusulmustur:
Bir aksam Atatürk'ün etrafında toplananlar arasında, O'nun ölümlü olusu üzerinde durulmus ve özellikle kendisi 1926 suikast girisiminden sonra söyledigi cümleyi tekrar etmisti. "Benim naçiz vücudum bir gün elbette toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır." dedikten sonra "Milletim beni istedigi yerde yatırsın, yeter ki beni unutmasın," demisti. Meclisin altındaki yuvarlak yeri ortaya atan kisiye ise, "iyi ve kalabalık bir yer, fakat ben böyle bir arzumu milletime vasiyet edemem". Ancak, gene o aksam ileri sürülen bir fikrin kendisini çok duygulandırdıgını, bugün bile hatırlıyorum.
Memleketin bütün sınır boylarından getirilecek toprak üzerinde yatmak. Recep Peker, hararetle bu fikrin sembolik savunmasını yapmıstı.

Atatürk, böyle bir fikrin uygulanmasından ancak, ölümlü vücudu için hoslanacagını ve gurur duyacagını anlatırken bana bakarak: "Bunu unutma!" demisti.

SOKAK ÇOCUĞU

Atatürk'e, düsmanlarından bir bayan, bir yabancı gazetede (sokak çocugu ve zalim) diye yazılar yazmak küçüklügünü göstermisti.
Bir gün Yat Kulüp'te Atatürk, arkadaslarına bu yazıdan söz ederek demistir ki:
- Bana sokak çocugu diye yazmıs... Ben pek küçük yasta yatılı bir ögrenci olarak okullara girmedim. İdadi'den Harp Okulu'na, oradan da orduya hizmete gittim. Sorarım sizlere, benim sokakta oynamaya vaktim mi vardı? Bana (zalim) diyormus... Ben eger bu vatana ihanet eden birkaç adamı mahkemeye vererek, kanun çerçevesinde bu adamlar cezalarını buldularsa, benim onlara karsı sevgimden ziyade, Türk milletine sevgim daha büyüktür... Bu nedenle Türk milletine onların zararlı vücutlarını feda ettim..." demislerdir.


MUTSUZ LİDER

Bir aksam sofrasının hararetli bir döneminde Mustafa Kemal, kisisel özgürlügünün birçok bölümlerinden yoksun bırakılması acısını hüzün dolu sözlerle söyle anlattı:
- "simdi siz buradan ayrılır, istediginiz yerde gezer dolasırsınız. Benim gözümde bunun ne büyük mutluluk oldugunu bilemezsiniz. Halime bakın, sahip oldugunuz bu özgürlükten yoksunum, cumhurbaskanıyım ama köseye atılmıs ve özgürlügü sınırlı bir insanım. Bütün eglencem, aksamları soframa topladıgım arkadaslara ayrılmıstır. Haydi simdi buradan ayrılıp bol bol dolasın, istediginiz yerlere girip çıkın, arzu ettiginiz gibi eglenin. Ben de bunun hayaliyle avunurum." dedi.
O aksam hepimiz masadan erken ayrıldık.

ABDÜLHAMİD

1937 yılında idi. Yaz aylarından biri. Dogrudan dogruya kendi kontrolündeki bir gazetede "Makedonya" adlı bir eserim tefrika ediliyordu. Bir aksam üstü Basyaver Celâl (Üner) Bey beni telefonla aradı. Dolmabahçe Sarayı'na davet edildim. Ve Saraya gidince de, hemen hiç bekletilmeden, üst kata çıkarıldım. Bir kapı açıldı, kendimi Büyük Adamın karsısında buldum. Saygılarımı bildirince, belli bir iki nezaket cümlesi ile beni oksadı. Sonra:
- Yazını okuyorum, dedi. Hürriyetin ilân edildigi zaman küçük bir çocuk olman lâzım. Fakat kutlarım, o günleri iyi canlandırıyorsun. Yalnız Abdülhamid'i hiç sevmedigin belli.
Biraz durdu. Elindeki bir renkli kalemi, önünde açık duran kalın ciltli bir Fransızca kitaba dikine vurarak düsünür gibi oldu. Ben susuyordum. Bu hal bir iki dakika devam etti. Sonra birdenbire su sözler çıktı agzından:
- Sevme Abdülhamid'i! Yine de sevme! Fakat sakın anısına hakaret edeyim deme. Senin kusagın biraz daha ölçülü kararlar vermeye alısmalı. Bak çocuk! Kisisel kanımı kısaca söyleyeyim: Tecrübe göstermistir ki, toprakları üstünde yasayan insanların çogunun durumu kuskulu ve sınırları yalnız düsmanlarla çevrili bir büyük devlette, Abdülhamid'in yönetimi büyük hosgörüdür. Hele bu yönetim on dokuzuncu yüzyılın son yıllarında uygulanmıs olursa...
Bunun üzerine ayrılmama müsaade buyurmuslardı. Saygılarımı tekrarlayarak huzurundan uzaklastım.

YANINA ALDIĞI İLK ER

Atatürk, Samsun'a çıktıgı zaman, üstü bası yırtık, postalları patlamıs, silahsız bir er gördü. Yüzünün rengi bakıra dönmüs, yaglan eriyip kemik ve sinir kalmıs bu Türk askeri aglıyordu. O'na sordu:
- Asker aglamaz arkadas, sen ne aglıyorsun?
Er irkildi, basını kaldırdı. Bu sesi tanıyordu ve bu yüz ona yabancı degildi. Hemen dogruldu ve Anafartalar'daki Komutanını çelik yay gibi selamladı.
- Söyle niçin aglıyorsun?
İç Anadolu'nun yanık yürekli çocugu içini çekti:
- Düsman memleketi bastı, hükümet beni terhis etti. Silahımızı elimizden aldı. Topragıma giren düsmanı ne ile öldürecegim? Kemal Atatürk, er'in omzuna elini koydu:
- Üzülme çocugum, dedi. Gel benimle!
Ve Samsun deposunda giydirilip silahlandırarak yanına aldıgı ilk er bu Mehmetçik oldu.


KAHRAMAN TÜRK KADINI

1 Mart 1923 Tarsus:
Mustafa Kemal İstasyon'dan sehre dogru, bir süre yaya olarak yürüdü. O'nu görmek için sabahtan itibaren yolları dolduran Tarsusluların arasından nese ile selamlar vererek, ilerledi. O sırada ansızın bir olayla karsılastı.
Milli Mücadele'deki çete giysili bir kadın, Atatürk'ün yolunu keserek ayagına kapandı. Gözyaslarıyla söyle haykırıyordu:
- "Bastıgın topraga kurban olayım Pasam!"
Mustafa Kemal onu yerden kaldırmak için egilirken kulagına bu kadının Kurtulus Savasında cephelerde çarpısmıs olan (Adile Çavus) oldugunu fısıldadılar.
Gözlerinden iki damla yas düsen Mustafa Kemal, bu günesten yüzü yanmıs kadının elinden tutup ayaga kaldırdı ve ona söyle seslendi:
- "Kahraman Türk kadını! Sen yerlerde sürünmeye degil, omuzlar üzerinde yükselmeye layıksın.

İNANMAYANLAR DA HAKLIYDILAR

Mustafa Kemal realist bir liderdi. Lekelemelerin politika kadrosunu nasıl daraltacagını ve kendisini bir avuç partizan takımı elinde bırakacagını düsünerek, açıkça bir suç islemis olanlar dısında yalnız kisisel degerlere saygı gösterdi. Sicil yoklamalarına ragbet etmedi. Bir gün bana:
- Kuva-yı Milliye'ye inanmayanlar da inananlar kadar haklı idiler, demisti

İKİNCİ DÜNYA SAVAsI


Hastalıgının ilerlemis zamanında:
"Hatta bir gün, bizim önümüzde bazı siyasi sorunlara deginip Romanya' da yapılan hükümet degismesinden söz ederken, bir patrigin isbasına gelmis olmasından hayret duydugumu söyledim. Bu nedenle İkinci Dünya Savası'nın da yaklasmakta oldugunu anıstırarak dedi ki:
- "Bir savas çıktıgı takdirde, kanımca yansız kalmalıyız. O zaman birçok fırtınalar kopacak. Devlet gemisini gayet ustaca yöneterek isin içinden sıyrılmaya çalısılmalıdır." dedi.

ELİF, LAM, MİM NE OLACAK?

Atatürk, Kur'an'ın Türkçe'ye çevrilmesine karar verdikten sonra Kâzım Karabekir Pasa kaygıya düsmüstü. Büyük bir heyecan ve saskınlık içinde bir gün dayanamayarak Atatürk'e sordu:
- "Kur'an'ın Türkçe'ye çevirisini emretmissiniz."
- "Evet."
- "Peki, o zaman elif, lam, mim ne olacak?"
Atatürk hayretle Karabekir'in yüzüne baktı ve en kolay bir seyin cevabını verir gibi:
- "Ne olacak, elif, lam, mim yine elif, lam, mim olarak kalacak" dedi.

DİL ALANINDAKİ ÇALIsMALARI

Dil alanında bir kaynak sorununu ileri sürünce, ortaya, kâgıt kalem ve Atatürk'ün kendi eliyle açıklamalar yapılmıs diksiyonerler getiriliyor. Yunanca'dan getirilen kelimelerin, onları bir baska dile baglayan daha eski bir etimolojisi aranıyor.
- Ana kökü arayacagız, diyor.
Ve dil hakkındaki kuramını anlatmaya baslıyor ve bir gülüsle:
- Uzun bir çalısmadan sonra, bunu buldugum zaman, Sakarya savasını kazandıgım dakikadaki mutlulugu duydum, diyor.

MEDRESELER

Rize gezilerinde medreselerin açılması için kendisine basvuran hocalara; öfke ve sertlikle ve herkesin önünde:
- "Para istiyorsanız size millet yetecek kadar verecektir. Açsanız karnınızı doyuracaktır. Medreseler bir daha açılmayacaktır, anladınız mı?" diye bagırdı.

KÖYLÜ MİLLETİN EFENDİSİDİR

Bir gece beraber oturuyorduk. Yanımızda Siirt milletvekili Mahmut Soydan, simdiki Macaristan elçimiz Rusen Esref Onaydın, bir de Soysallı vardı. Atatürk, ertesi günü Büyük Millet Meclisi'nde okuyacagı söylevi hazırlıyordu. Mahmut'la Rusen Esref not tutuyorlardı. Atatürk ara sıra bana da, "Ne dersin?" diye soruyordu. Ben ne diyebilirim? Hiç... Sonra Atatürk bana döndü ve dedi ki:
- Bu memleketin efendisi kimdir?
Düsündüm. Karsılıgı o verdi:
- Türk köylüsüdür, dedi. Ve devam etti:
- Türk köylüsü "Efendi" yerine getirilmedikçe memleket ve millet yükselmez!...


YENİ KELİMELER

Atatürk, yeni kelimeler için söyle derdi:
"Onları ortaya atmak gerekir. Millî duygumuz hangisinden hoslanır ve onu kullanırsa, o zaman sözlügümüze koyalım."

ÖĞRENCİ GÖZÜNDE ÖĞRETMEN


Çankaya'da bir ilkokul açılmıstı. Köskün çevresinde bulunan bu okulu bir gün Atatürk ziyaret etmis.
Ögretmen tahta basında ögrencilere ders veriyormus. Cumhurbaskanı girer girmez saygı isaretini vermis, çocuklar ayaga kalkmıs ve oturunuz isaretini verdikten sonra yüzünü tahtaya çevirerek derse devam etmis. Atatürk, bes on dakika ayakta ders dinlemis ve çıkarken ögretmen yine aynı ses, aynı eda ile çocukları ayaga kaldırmıs ve oturunuz isareti verir vermez derse devam etmis.
Gazi kapıdan çıkarken yanındakilere:
- "Gördünüz mü ögretmeni? Cumhurbaskanına önem vermedi" demis ve ilave etmis:
- "İlkögretmen vatanın en hayırlı elemanı. Onlar vatan çocuklarıyla o kadar kaynasmıslardır ki, adeta çocuklasmalardır. Onların gözünde en sevgili ögrencilerdir. Bu ögretmen eger dersini bırakıp saygısını göstermek için yanıma gelseydi ve çıkarken beni merdivenlere kadar geçirse idi, ögrencileri gözünde küçülür, belki prestijini kaybederdi. Ögrenci gözünde en saygılı, en büyük adam ögretmendir." demislerdir

ANADOLU'NUN MÜZİĞİ


Atatürk söylüyor:
- Montesquieu'nun, "Bir milletin musikicilikteki akısına önem verilmezse, o milleti ilerletmek mümkün olamaz" sözünü okudum, dogrularım. Bunun için, musikicilige pek çok özen göstermekte oldugumu görüyorsunuz.
- Biz Batılılara göre, dogu musikiciliginin kulaklarımıza gelen tuhaflık yönünden söz ettim ve dedim ki; Dogunun tek anlayamadıgımız bir tarafı varsa,o da onun musikiciligidir.
Gazi, itiraz ederek söyle demistir:
- Bunlar hep Bizans'tan kalma seylerdir. Bizim gerçek musikimiz Anadolu halkında isitilebilir.
- Bu ezgilerin gelistirilmesi mümkün degil midir?
- Batı musikiciligi bugünkü durumuna gelinceye kadar, ne kadar zamanlar geçti?
- Dört yüz yıl kadar geçti.
- Bizim bu kadar süre beklemeye zamanımız yoktur. Bunun için, batı musikiciligini almakta oldugumuzu görüyorsunuz.

SEN NE OLACAKSIN Kİ?

Mustafa Kemal, Selanik'te yine bir aksam o zaman Saglık Müfettisi olan eski Dısisleri Bakanı Dr. Tevfik Rüstü Aras, Nuri Conker, Salih Bozok beylerle birlikte Olimpiyos birahanesinde oturmuslar içerlerken, devletin dıs siyaseti söz konusu oluyormus. Bu arada Mustafa Kemal Bey birtakım acı elestiriler yaptıktan sonra isi sakaya dökmüs ve Tevfik Rüstü Bey'i göstererek:
- "Bu yanlıs siyaseti bir gün doktor aracılıgı ile düzelttirecegim." Deyince, yakın ve teklifsiz arkadası olan Nuri Conker:
- "Ne? Ne... Sen mi düzelttireceksin?"
Diye küçümseme ile sormus. Bunun üzerine Nuri (Conker) Bey'le aralarında söyle bir konusma geçmis:
- "Evet, ben doktoru Dısisleri Bakanı yapacagım. Bütün yanlıslıkları ona düzelttirecegim."
Nuri Bey saka ile sormus:
- "Demek sen doktoru Dısisleri Bakanı yapacaksın. O halde ya beni?"
- "Seni de vali ve komutan yaparım!"
Bu konusmaya, hazır bulunan Salih Bozok da karısıyor:
- "Herhalde bu arada beni de bir sey yaparsınız?"
Mustafa Kemal Bey Salih'in bu sorusuna, biraz düsündükten sonra:
- "Salih, seni yaver yapacagım ve yanımdan ayırmayacagım." Cevabını verince Nuri Bey yine dayanamamıs, tekrar atılarak:
- "Allahını seversen, sen ne olacaksın ki, hepimize simdiden böyle birtakım onurlar veriyorsun?" demis.
Mustafa Kemal Bey, Nuri Bey'in bu sordugu soruya gülerek:
- "Bu memuriyetleri, bu onurları veren ne olursa iste ben o olacagım."
Diye karsılık vermis.

TÜRK ORDULARI BAsKUMANDANIYIM

Afyonkarahisar'ın hatlarının çözülmesi sonunda birkaç Yunanlı tutsak, geceleyin Mustafa Kemal'in çadırına getirilmisti. Bunlardan birisi, Muzaffer Generalin dogup büyümüs oldugu Selanik'ten gelmisti. Yüz, kendisine yabancı gelmediginden ve üniformasında da hiçbir bellilik görmediginden kim olduklarını ve rütbelerini sormaya baslamıstı.
- Binbası mısınız?
- Hayır.
- Albay mı?
- Hayır.
- Korgeneral mi?
- Hayır.
- Peki nesiniz?
- Ben Maresal ve Türk Orduları Baskomutanıyım! saskınlıktan agzı açık kalan Yunanlı kekeledi:
- Bir baskomutanın savas hattına bu kadar yakın yerlerde dolasması isitilmis degil de!..



Cevapla