Aydinlanma felsefesi, devrimler ve atatürk

Cumhuriyet ve Atatürk ile ilgili bilgi paylasim forumudur
Cevapla
Kullanıcı avatarı
yazgüneşi
Kilobyte4
Kilobyte4
Mesajlar: 677
Kayıt: 13 Şub 2007, 08:56
Konum: Arizona/Finiks

Aydinlanma felsefesi, devrimler ve atatürk

Mesaj gönderen yazgüneşi » 23 Tem 2008, 17:14

I. AYDINLANMA FELSEFESİ ve SANAYİ UYGARLIĞININ KÖKLERİ
Ortaçagdan yeniçaga geçisin ne oldugunu, bu geçiste nelerin alındıgını ya da nelerin bırakılması ve alınması gerektigini anlamak için bu iki çagı, dünya görüslerini olusturan baslıca düsünceleri bakımından karsılastırmak yararlı olur.

A. Batı'nın Ortaçagdan Çıkısı
Belli bir zaman birimi degil de, bir kültür biçemi (üslubu ) olarak ortaçag, insanlık tarihinin evrensel bir olgusudur. Akdeniz çevresinin Antik kültür kalıtımı üstünde gelisen Hıristiyan ve İslam ortaçagları ise, birbirlerine ayrıca yakındırlar. Ortaçag kültürünün bas özelligi, dinsel nitelikte olmasıdır. Din, bu kültürün tasıyıcısıdır. Batı ortaçagı kapayıp yeniçagı baslatan Rönesans (Renaissance ) dönemi, ortaçagın dine dayanan dünya görüsüne son vermeye, aklın ısıgıyla aydınlanan bir kültür tutumunu olusturmaya baslayacaktır. Bu süreç, bütün yeniçagı kaplayarak günümüze degin ulasacaktır. Sözü geçen geçici, bir çagın dünya görüsünü en temelinden yansıtan Felsefenin (1 ) baslıca sorunlar bakımından- gelismesi üstünde izlersek, yeniçagın nelere karsı çıktıgını, neleri getirip yerlestirmek istedigini kavramıs oluruz. Batı ortaçagının kendine özgü felsefesi, Skolastik felsefedir. Ortaçagı boydan boya geçen (yaklasık 800-1500 yılları arasında ) bu felsefe, adının da söyledigi gibi (2 ) , bir okul felsefesidir: Din adamlarını yetistirmeyi göz önünde bulunduran bir ögretidir. Yalnız ögretim için kullanıldıgından, arastırma konusu yapılmadıgından kadrosu genislemez. Görevi de, Hıristiyanlıgın dogmalarını Antik felsefeden devsirilen bilgilerle bi ögreti olarak olusturmaktır. Baska bir deyisle, felsefenin organı olan aklın yardımıyla İnanç konularını kavranılır yapmak, bunları kanıtlamaktır. Bu konuda ilkin akıl ile inancın uzlasabilecegi sanılmıs (Anselmus ) ; sonra aklın inancı bir yere kadar destekleyebilecegi, ondan sonrasına ancak inançla ulasabilecegi, (Thomas ) ; en sonunda da felsefe (dolayısıyla bilim ) ile dinin birbirleriyle uzlastırılmayacak ayrı ayrı yapıları oldugu ileri sürülmüstür (Occam ) . Bu sonucu anlayısla da felsefe ve bilimler-aklın ve deneyin ürünleri-dinden bagımsız olma yoluna gireceklerdir. Oysa bundan önce ortaçagın baslarında ve ortalarında dinin hizmetindeydiler. (Philosophia Ancilla Theologiae ) . Bu gelismeye de, bütün Skolastik felsefe boyunca süren "Tümcel kavramlar tartısması" yol açmıstır.

Tümcel kavramlar gerçek midirler?
Bunların baslı basına bir varlıkları var mıdır?

Skolastik'in ilk döneminde bunların bilinç dısında gerçek varlıkları olduguna inanılmıs, son döneminde ise bunların gerçek olmayıp bizim nesnelere taktıgımız adlar oldukları ileri sürülmüstür. Adcılık (nominalizm ) anlayısının vardıgı bu sonuç çok önemliydi: Çünkü "Tanrı" gibi, "ruh" gibi duyulur üstü olan kavramların nesnel varlıkları yoksa, bunlar kanıtlanamaz da... Bu anlayısta ruhun ölmezligi, Tanrı'nın varlıgı, sonsuzlugu vb. bütün deneyüstü konular, Hıristiyanlık inancını tasıyan bu temel dogmalar artık bilinemez olmuslardır. Bunlara ancak inanılır. Gerçek olan, yalnız tek tek nesnelerdir, bireylerdir. Bunları da deney ile bildigimize göre, her türlü bilginin kaynagı deneylerdir. Böylece, deneyleri akılla degerlendiren felsefenin dini desteklemek, kanıtlamak isini göremeyecegi anlasıldıgından, felsefe dine hizmetten azat edilip kendi yolunda yürümeye baslayacaktır. Bununla da, özgür, bagımsız bir dünya kültürü olan Rönesans ufukta belirecektir. Batı Skolastik felsefesinin son dönemindeki bir baska gelisme olan istenççilik (voluntarizm ) anlayısının etkili olması da, Rönesans kapılarını açacaktır. Bu çıgırın basında yer alan İngiliz düsünürü Duns Scotus'a (1270-1308 ) göre, istenç (irade ) akıldan öncedir, üstündür. Bu, Tanrıda da, insanda da böyledir. Tanrıda da istenç akıldan agır basar. Örnegin, Tanrı böyle istedigi içindir ki, "iyi", iyi olmustur, belli bir inanç, o inanç olmustur. Bunların baska türlü olmalarını da isteyebilirdi Tanrı. Bu anlayısta da dinin dogmaları kanıtlanamaz olmaktadır. Bunlar tanrısal istencin akıl ermez ürünleridir. İnsan, özgü bakımından bilen degil, isteyen bir varlıktır. Bilginin de, mutlulugun da kaynagı istençtir, çünkü insanda istenç özgürdür. İnsan özgür olunca da, kendisi kendi çabasıyla da kurtulabilir. Böylece, kurtulus için kilisenin aracılık etmesine gerek kalmıyordu (3 ) . Bu anlayısla da, Tanrı'nın buyrugu ile degil de, kendi özgür istenci ile yeni bir dünya kültürü yaratacak Rönesans insanı, tarih sahnesine çıkmak üzere hazırlanmıs oluyordu.

B. Yeniçagın Baslaması: Rönesans
Sözcük anlamı, "yeniden dogus" olan Rönesans'ta yeniden dogan, bin yıllık ortaçagda ortadan çekilmis olan Antik çagın tutumudur. Bu tutumu kendisine örnek alan Rönesans düsüncesi, hep ortaçaga tepki olan su özellikleri gelistirir: Ortaçagda felsefenin yalnız dinin hizmetinde çalıstırılmasına karsılık, Rönesans felsefesi, bütün Rönesans kültürüne uygun olarak, bagımsız, yalnız kendine dayanan, konusunu ve amacını kendisi belirleyen bir felsefe olmak ister. Bu bagımsızlıgı ile, yine Antik felsefede oldugu gibi, anlamak ve bilmek istenen bütün konulara elestirici bir yöntemle ve çesitli çıgırlar açısından egilir. Kilisenin otorite saydıgı Antik ve Hristiyan düsünürlerinin dogru'yu bulmus olduklarına inanan ortaçag skolastigine karsılık, Rönesans düsünürü için dogru, bulunmus degildir, belki de sonsuza dek arastırılacaktır, aranması da gerekir. Bu anlayıs, Rönesans düsünürünü tutkulu bir arastırıcı yapmıstır. Rönesans'taki büyük buluslar (pusula, atesli silahlar, basım ) ve kesiflere (deniz yolları, Amerika kıtası ) yol açmada, bu arastırma coskusunun da payı olacaktır.

1. Akılcı, Özgür; Laik Bir İnsanlık Kültürü
Rönesans Felsefesi, bundan böyle bütün yeniçaga damgasını vuracak olan arayan, arastıran, elestiren yaklasımıyla ilk olarak insan ruhunu ele almıs, Antik felsefe kaynaklarından yararlanarak (humanizma yoluyla ) , ortaçagın bin yılında bilinmeyen bir insan anlayısını ortaya koymustur: Rönesans'ın ilk humanisti sayabilecegimiz Petraraca (1304-1374 ) , insanın ne oldugunu bilmek ister; dogru yasamın ölçüsünü Hıristiyanlıkta degil, Antik felsefenin bir ögretisinde, Roma stoasında bulur: İnsan için en yüksek deger, en yüksek mutluluk ruhunun bagımsızlıgı, özgürlügüdür. Buna da inan ile degil, akıl ve erdem ile ulasılır. Bu dünya baslı basına bir degerdir; üstünde durup düsünülmelidir. Macchiavelli'ye (1469-1527 ) göre ise, canlı bir doga gücü olan insanın ana içgüdüsü egemen olma istegidir. Hıristiyanlık, alçak gönüllügü en büyük erdem saymakla, insanın dünyadan elini etegini çekmesini örgütlemekle, onun yaradılısını, özünü çarpıtmıstır. Rönesans'ın büyük humanisti ve egitimcisi Rotterdam'lı Erasmus (1469- 1538 ) , her seyin dogmaların, geleneklerin, göreneklerin - aklın incelemesi'nden, elestiri''sinden geçirilmesini ister; bununla da laik ve özgür bir insanlık kültürünü gerçeklestirmeyi amaçlar.

Ortaçag felsefesi "insan nedir?", "İnsanın bu dünyadaki yeri ve anlamı nedir?" sorusunu arastırmayı gerekli bulmamıstı. Çünkü ortaçag insanının ne oldugu, yeri ve anlamı askın bir yerden, Tanrı katından belirlenmisti. İnsan, kendisini asan, kendi üstündeki bir düzenin ancak bir aracıydı. Rönesans dinsel yasantıya da özgürlük getirmistir. "Akıl dini" ya da "dogal din" denilen görüste, bu özgürlük son sınırına varmıstır. Bu anlayısa göre din, tanrısal istencin kendini belli etmesi demek olan vahiy degil, aklın ürünüdür. Dinin temel inançlarını bize aklımız gösterir; çünkü bu tür inançlar, bizim dogamızda, aklımıza yerlesiktirler. Akıl dini, tarih boyunca ortaya çıkıp gelisen bütün dinlerin kaynagıdır. Bu kaynaga dönmeli, zamanın dinlerde yaptıgı akla aykırı eklentileri temizleyerek, yalnız akla, sagduyuya uygun olan inançlarla yetinmelidir. "Bir Tanrı vardır; ona karsı saygılı davranmak insanı erdemli yapar vb. dogrular, insana inan konusunda bol bol yetisir" (Jean Bodin ve Herbert of Cherbury )

2. Ulusal Devlet, Bilgi ve Demokrasi
Rönesans'ın bas özelligi, ortaçagı kapayarak yeniçagı her bakımdan baslatan bir gelisme olmasıdır. Onun için, günümüzde de geçerlikleri olan, surada burada uygulanan, üzerlerinde tartısılan devlet anlayıslarının da baslangıçları Rönesans'ta bulunabilir: İlkçagda görülmeyen ve tarih sahnesi için yepyeni olan bir devlet anlayısının, ulusal devlet görüsünün ilk temsilcisi Macchiavelli’ye göre, devlet gücünü bir ulustan almalı, üstünde kiliseyi, ümmeti bulmalıdır. Hukuk dinden degil, devletin özünden türetilmelidir. Çünkü devlet dogal bir kurumdur; bu dünya için kurulmustur, öbür dünya ile ilgisi yoktur. Grotius da devlet ögretisine din dısı bir kaynagı, insanın dogustan getirdigi haklar demek olan "dogal hukuk" kavramını temel yapar. İlk olan hukuktur; devlet, sonra hukuku korumak için olusturulmustur- ortaçag için ise hukuk, temelleri Tanrıda olan evrensel bir ahlak düzeninin bir bölümüdür-. Rönesans'ta demokrasi anlayısını da Monarkomak'lar adı verilen düsünürler gelistirilmistir. Onlara göre, asıl egemen olan halktır. Devletin basındakiler halkın efendisi degil, görevlisidirler. Dolayısıyla, görevlerini kötüye kullanırlarsa, halk onları uzaklastırabilir. Sosyalist devlet ögretilerini Rönesans düsüncesi, romanlastırılmıs ideal devlet tasarıları, birer ütopya olarak islemistir. Thomas Morus "Ütopya"sında, Campanella "Günes Devleti"nde, bir adada bulundugunu tasarladıkları ideal devletlerinde, adaletsizlik ve anarsinin nedeni saydıkları özel mülkiyeti kaldırırlar. Devleti yönetecekleri sıkı bir egitim ve elemenden geçirirler. Yurttasların kendilerini sanat ve bilim ile yetistirmeleri için onlara bol bol bos zaman bırakırlar. Yine bir adada diye düsündügü ideal devletini Francis Bacon bilime dayatır. Bu devlet yüksek kültürünü ve gücünü "Bilimler Hazinesi" denilen bir örgüte borçluydu. Devlet bu merkezin sagladıgı, ürettigi bilgilerle yönetilecekti. "Bilmek, egemen olmaktır" diyen Francis Bacon, Rönesans'ın ve sonraki yüzyılların sagladıgı bilgilerle insanoglunun dogaya ve topluma nasıl egemen olma yoluna girdigini önceden sezmis gibidir.

3. Yeni Bir Doga ve Evren Görüsü
Bilginin egemenlik sagladıgı, en açık olarak, ilkin dogayı bilme konusunda görülecektir. Rönesans'ın-ilkçagda da bulunmayan- en özgün basarısı olan yeni doga bilimi, dogaya ilk ve ortaçagların bilmedigi bir yaklasımla yönelebilmekten dogmustur. Ortaçag, Hıristiyanlıgın dünya görüsüne uydugu için, Aristo- Ptolemaiso ( Batlamyus ) sistemindeki doga tasarımını benimsemisti. Bu sisteme göre yeryüzü ile gökyüzü yapı ve yasaca birbirinden ayırdılar ve evren gelismesini bitirmis sonlu ve duruk bir varlıktır; yer de evrenin salt merkezidir, bütün gök cisimleri onun çevresinde sıralanmıslardır. Bu evren tasarımından ayrılmanın Rönesans'ta ilk belirtilerini doganın gelisen, açılan- dinamik- sonsuz bir varlık oldugu anlayısı getirmistir (Nicolaus Cusanus ) . Ancak, asıl Kopernik'in (1473-1543 ) günes merkezli evren sistemi yeni doga bilimini baslatacak, bundan böyle doga gerçegine hep bu tasarımla yaklasılacaktır. Bu yaklasımın temelindeki "doganın gerçek görünüsünü bize duyumları isleyen düsünme saglar" savı, günümüze dek modern doga biliminin ana çalısma ilkesi olacaktır. Bu arada Giordano Bruno evrenin birligini "yeryüzü ile gökyüzü yapı ve yasaca ayrı degiller"- ve sonsuzlugunu- "evren gök kubbesinde bitmez" -bir panteist metafizik baglam içinde belirtmis, Tanrının kendisi ve onun gibi güzel olan dogayı cosku ile yasanıp tapılacak bir konu saymıstır. oysa ortaçag için asıl gerçek ve deger tinsel varlık oldugundan, maddi nitelikte olan doga pek ilgi konusu degildir. Felsefenin agırlık merkezi Tanrı ve ruh kavramları üstünde toplanmalıdır.(Augustisnus ) . Gökbilimi'ne temelden devrim getiren, Hıristiyanlıgın insanı evrenin merkezi sayan görüsünü altüst ettigi için kilisenin hırçın tepkilerini yol açan- Giordano Bruno, 1600 yılında yakılmıstı- Kopernik'in doga görüsünü, Kepler ile Galilei bilimsel olarak isleyip gelistireceklerdir. Artık animist-estetik tasarım bırakılmıs, her yerde "fizik nedenler, güçler" aranmıs, doganın "geometrik orantılar"dan olustugu ileri sürülmüs (Kepler ) , deney ile matematik düsünceyi birlestirmeden dogan, dogaya iliskin yeni bilgilere ulastıracak bir yöntem gelistirilmistir (Galilei ) . Galilei'ye göre, "Doga matematik yapıdır, matematigin dili ile yazılmıs bir kitaptır; bu kitabı okumayı bilmek gerekir." Onun için temel gerçegi devinim olan doga olayları, matematik ile çözümlenmelidir. Bu da, doga olayını ölçülebilen yönlerine ayırmak, sonra bunların arasındaki islevsel baglılıkları ölçülerle göstermek demektir. Bu anlayısla da günümüz doga biliminin temeli olan matematiksel fizik dogmus oluyordu. -Oysa, ortaçagın benimsedigi Aristo fizigi, bir nitelikler fizigiydi. Dogada olup bitenler, nicel devinimler nedeniyle degil, nitel degisimler yüzünden olur-. Rönesans'ın getirip gelistirdigi yeni doga anlayısı ve bilgisi, Rönesans kültürünün en özgün, en büyük basarısıdır. Bilim ve teknolojiye dayanan modern sanayi uygarlıgı'nın arkasında bu basarı yatar. Bilgiyi egemen olma aracı sayan Francis Bacon, "Dogaya egemen olmak için onu dogru olarak bilmek gerekir" diyor. Bunun için de ilkin önyargılardan- onun deyisiyle, idollerden kurtulmalıdır. Bunların arasında otoritelere körü körüne baglanmaktan dogan kuruntular da- tiyatro idolleri vardır. Otoritelerin yanılgıları böylece sürüp gider. Bacon, "kendimize inanalım" der. Bu da, ortaçagın tutumuna bastan asagı ters düsen, tam bir Rönesans insanın anlayısıdır. Çünkü ortaçag, dogruların kilisenin otorite saydıgı düsünürlerce bulunmus olduguna inanıyor ve bunlara güvenilmesini istiyordu.

C. İslam Düsüncesi'nin Ortaçagı Asaması
İslam ortaçagı ile Hıristiyan ortaçagı arasında, ana tutum bakımından, benzerlikler vardır. Batı ortaçag felsefesi, Yunan felsefesinden yararlanarak Hristiyanlıgın dogmalarını kavranılır, kanıtlanır bir duruma getirmek istemisti. Müslümanlık Suriye ve Mezopotamya'ya yayılınca, buralardaki Hellenistik kültür ortamı üstünde gelisen İslam felsefesi de, bir Müslüman ögretisi niteliginde olusmak için, Yunan felsefesine dayanmıstır. Batı ortaçagı felsefesinde oldugu gibi, İslam felsefesine baslangıçta Eflatun (bir ölçüde Farabi'ye ) , sonra da Aristo (İbni Sina ve İbni Rüsd'e ) kaynak ve destek olmustur. İslam felsefesi de bir açıdan skolastiktir. Onun da göz önünde bulundurdugu, din adamları ya da Müslümanlıgın dünya görüsüne göre egitilmis insanlar yetistirmektir. Baslıca ögrenim için kullanılan bir felsefe oldugundan, onda da arastırma, dolayısıyla bilgi kadrosunun genislemesi söz konusu degildir. Baglanılan büyük ustalar - Eflatun ve özellikle de Aristo- "dogru"yu bulmuslardır. Artık yapılacak sey bu dogruları açıklama ve yorumlarla anlamaya, anlatmaya, Müslümanlıkla uzlastırmaya çalısmaktır.

a ) Batıya Antik Felsefeyi Aktaran: İslam
Ortaçag İslam felsefesi, Yunan felsefesi kaynaklarından yararlanma bakımından Hıristiyan ortaçag felsefesinden çok daha iyi durumdaydı. Çünkü Hıristiyan ortaçagınınkine göre eline Yunan felsefesinden daha çok yapıt geçmis, bunları degerlendirmeye elverisli bir ortam ve anlayıs da bulmustur. Roma İmparatorlugu'nun çöküsü, Kavimler Göçü gibi büyük, yıkıcı tarihsel olaylar yüzünden besinci ve onuncu yüzyıllar arasında Batı dünyası kültürce çok gerilemisti. Baslangıçlarda- sekizinci ve dokuzuncu yüzyıllarda- Hıristiyan skolastik felsefesinin elinde, Antik felsefe metni olarak, Aristo'nun mantıgından birkaç kitap, Porphyrios'un Eisagoge'si ile Eflatun'un yalnız Timaios Diyalogları vardır. Oysa aynı yüzyıllarda- Abbasiler dönemi- Antik felsefe metinlerinden çevirilere baslayan İslam dünyasının durumu söyleydi: Eflatun Devlet, Yasalar ve Timaios Diyalogları; siyaset konusundakilerden baska Aristo'nun bütün yapıtları. İslam dünyasının lehine olan bu fark on ikinci yüzyıla kadar sürecek, ondan sonra durum tersine dönmeye baslayacaktır. Çünkü on ikinci yüzyılın sonlarında Batı, özellikle Aristo'yu, Arapça çevirileri ve yorumları üzerinden, genis kadrosuyla tanımak olanagını elde etmistir. Bununla da bilgisinin sınırlarını birdenbire genisleterek skolastik felsefeyi doruguna ulastırmıstır. Bu gelisme sonunda inan ile aklın uzlasamayacagı, dolayısıyla felsefenin- ve bilimin-dinden bagımsız olması gerektigi anlayısını yerlestiren nominalizm ile Rönesans'ın sınırlarına gelinmistir. İslam felsefesi ise Aristo skolastiginden ileriye geçememistir. Bu felsefe, skolastik niteligi dolayısıyla, Yunan felsefesi metinlerinden yapılan belirli sayıdaki çevirilerin çemberini kıramamıs, bu çevirilerin kılı kırk yaran yorumlarını yüzyıllar boyunca yinelemekten öteye gidememistir. Ancak, Antik felsefe metinlerinin tarihin yıkıntıları arasında yok olup gittigi bir sırada bu metinleri bulup saklaması, çevirip Batıya iletmesi, burada yalnız Batı için degil, bütün insanlık tarihi için dönüm noktası olacak bir gelismeyi yol açması, İslam felsefesinin olumlu tarihsel görevi olmustur.

b ) 12. Yüzyıl Sonrasındaki Duraklama
İslam felsefesinin son büyük düsünürü İbni Rüsd 1198 yılında öldügüne göre bu felsefenin göreli olan yaratıcılıgı, burada sona eriyor denilebilir. Bu aralar, on ikinci yüzyıl, Oguz ve Türkmen boylarının Anadolu'yu açıp burayı yurt edinmeye, siyasal örgütlerini, dolayısıyla birliklerini (Selçuklu Devleti ) kurmaya koyuldukları (1192-1256 ) bir dönemdir. Buna göre, İbni Rüsd'ün ölümünden bir yüzyıl sonra, 1299 yılında, kurulan Osmanlı Devleti, İslam kültür çevresinin felsefe ve bilim bakımından artık durakladıgı sıralarda tarih sahnesine girmis ve on sekizinci yüzyıl içerlerine degin bu verimliligi tükenmis, eskiyi yineleyip duran bir kültür çevresine kapanıp kalmıstır. Oysa, on dördüncü yüzyıl Batıda Rönesans belirtilerinin yer yer yüzeye çıkmaya basladıgı dönemdir. Felsefe ve bilim'e dinden bagımsızlık, bireye kilise karsısında özgür olma yollarını açan nominalizm ile volontarizm, on dördüncü yüzyılda agır basan felsefe akımlarıdır. Dante, Petrarca, Boccaccio gibi bu dünyaya dönük ozanlar, bu yüzyılda yetismisler;ortaçagın ortak kültür dili Latince karsısına çıkardıkları ulusal dilleri İtalyanca’ya bir kültür dili olmak yolunu açmıslardır. Uzun yüzyıllar Hıristiyan Avrupa'nın büyük bir bölümü için siyasal bir çerçeve olmus olan büyük Roma-Alman İmparatorlugu da yine bu yüzyılda çözülmeye baslar. İtalya'da, yeni politik düzen olarak, Floransa, Cenova, Venedik vb. gibi bagımsız kent devletleri olusur. Bu bagımsız kentlerin az çok özgür ortamlarında Rönesans'ın dünya denizlerine açılan, Amerika'yı bulan girisken insanları yetisecek, bunların sagladıgı servet birikimi feodal ortaçag yapısında temelli degisikliklere neden olacaktır. İslam felsefesi ve bilimi ise bu sıralarda ve daha çok sonraları bir Aristo Skolastigi'nde donup kaldıgı için deneye açılamamıstır. Aristo mantıgında güvenilir bilgilere tümdengelim yönetimi ile varılacagını inanılır. Oysa kavram çözümlemelerinden, önermeler arasında baglantılar kurmaktan, kısaca salt düsünce içinde yapılan çıkarımlardan ileriye gitmeyen, dinin de isine gelen bu yolla yeni bilgilere varılamaz, bilgi kadrosu genisletilemez. Dine baglılıktan kurtulup gerçeginin bütün alanlarına açılmak isteyen Rönesans felsefesi ve bilimi, onun için, ilkin Aristoculuga karsı, tam bir birlik içinde, tepkide bulunmakla ise baslamıstır. Rönesans'da dogayı deneye dayanarak kavramak isteyenlerin basında yer alan Bernardino Telesio, otoritelerden kurtulmus, bagımsız bir doga bilgisinin gelismesini engelledigi için Aristo felsefesinin bütün akademilerden uzaklastırılmasını ister. 1620'de Francis Bacon deneyden bilgi türetmenin yollarını sistemli olarak inceleyen yapıtına, Aristo'nun Organon'una karsı çıktıgından, Novum Organum (Yeni Alet ) adını vermisti. Oysa İslam düsüncesi yakın zamanlara kadar Aristo'nun Organon'undaki mantık içinde dönüp durmustur. Türkiye'de Aristo mantıgından ayrılmanın ilk belirtilerini ancak on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında İtalyancadan çevrilmis olan Miftah-al -Fünun (1869 ) ile Ali Sedat'ın Mizan-ül-ukul, fi'l-mantık ve usül'nde (1885 ) bulabiliyoruz. Demek ki, Aristo mantıgı karsısına baska, yeni bir mantıkla dogru bilgiler türetmek yöntemini getiren Francis Bacon'un Novum Organum'ndan ancak 240-265 yıl sonra aynı yöntem Türkiye'ye adım atabilmistir. Rönesans'ın doga ve insan gerçegine bagımsız olarak yönelmesiyle birden bire çogalan bilgileri yaymada büyük yeri olan basım teknigini Gutenberg 1450 yılında bulmustu. Türkiye'de Türkçe olarak ki tap basımı ile İbrahim Müteferika'nın çabalarıyla ancak 1719/20 yılında gelebilmistir. 270 yıllık bu gecikmenin nedenleri de, ortada yayacak bilgilerin ve bunları isteyecek nitelikte yetismis çok sayıda insanın olmaması ya da belli türdeki bilgilerin yayılmasının istenmemesidir.

D. "Aydınlanma" nedir?
Rönesans düsüncesini simgeleyen egilimler, on yedinci yüzyılda Descartes, Spinoza, Leibniz vb.'nin büyük felsefe sistemlerinde islenip olgunlastıktan sonra, daha çok bir kültür felsefesi niteliginde olan on sekizinci yüzyıl felsefesinde tasıdıkları olanakları genis ölçüde ortaya koyacaklardır. Gerçege-özellikle insan gerçegine-akılla- ve aklın gereci olan deneyle- yönelme; bütün konuları akılla aydınlatmayı isteme, bu yüzyıl felsefesinin ana tutumudur. Onun için, on sekizinci yüzyıl felsefesine "Aydınlanma Felsefesi"de denir.

1. Akılla Kendisini Kurtaran İnsan
"Aydınlanma nedir?" adlı yazısında Immanuel Kant, bu akımın baslıca düsüncelerini, 1784'te, özetle, söyle belirtiyor: "Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düsmüs oldugu ergin olmayıs durumundan, yani kendi aklını bir baskasının kılavuzlugu olmadan kullanamayısı durumundan kurtulmasıdır. Demek ki ergin olmayısın nedeni, aklın kendisinde degil, aklı kendisi kullanmayı göze alamayan, kullanma kararını veremeyen insandadır. Bundan dolayı "Aklını kendin kullanma cesaretini göster" sözü aydınlanmanın parolası olmalıdır. Doga insanları, bir yabancının kılavuzluguna baglı olmaktan çoktan kurtarmıstır, ama insanların çogu ömürleri boyunca erginlige erismemis kalırlar. çogu ömürleri boyunca erginlige erismemis kalırlar. Çünkü tembel ve korkaktırlar; çünkü ergin olmayıs çok rahattır: "Benim yerime düsünen bir kitabım, vicdanım yerine geçen bir papazım, perhizlerimi bildiren bir hekimim oldu mu, artık kendimin zahmete katlanmama hiç gerek kalmaz." Ayrıca insanların çogu erginlige dogru bir adım atmayı sıkıntılı, hatta tehlikeli bulurlar. Bu yüzden bu gibileri gözetmeyi lütfen üzerlerine almıs olan vasiler, bu konuda gerekeni yapmada himmetlerini esirgemezler: Önce güttükleri hayvanları aptallastırırlar; bu sessiz yaratıkların kapatıldıkları yerden dısarıya çıkmalarını siddetle yasak ederler; sonra da onlara tek basına yürümeye kalkısırlarsa baslarına gelecek tehlikeleri anlatırlar. Gerçi bu tehlike öyle pek büyük degil, onu göze alan bir iki düsükten sonra pekala kendi basına yürüyebilir, ama böyle bir örnek ürkütüverir, baska denemeleri önler. İnsanda ergin olmayıs dogal bir durum olmus; bundan kurtulmak çok güçtür. Ayrıca, yasalar, mevzuat, ergin olmayı sürekli olarak engeller. Bütün bu nedenlerden ergin olmayıstan kurtulup kendi basına güvenle yürüyebilen pek az kisi vardır. Ancak bagımsız düsünen birkaç kisi her zaman bulunacaktır. Bunlar, önce kendi boyunduruklarını atacak, sonra da insanın degeri ile bagımsız düsünmenin insan için bir ödev oldugu düsüncesini çevrelerine yayacaklardır. Aydınlanma için özgürlükten baska bir sey gerekmez. Bunun için gerekli olan, özgürlüklerin en zararsız olanıdır: Aklı her bakımdan, kamunun önünde açık olarak kullanmak özgürlügü. Ne var ki, dört bir yandan "düsünmeyin" diye bagırılıyor: Subay, "Düsünme, talimini yap", papaz, "Düsünme, inan" ; maliyeci, "Düsünme, öde" diyor. Oysa aklın, kamu önünde kullanılması, yani bir kimsenin bilen bir kisi olarak aklını okurları önünde kullanması serbest olmalıdır. Aydınlanma ancak böyle saglanabilir. Hiçbir kurum, insan soyunun aydınlanmasına engel olacak bir anlasma yapamaz. Hiçbir dönemin kendisinden sonraki dönemin bilgilerini genisletmemesi, yanılmalardan kurtulmaması, aydınlanmada ileri gitmemesi için sözlesmeler yapmaya hakkı yoktur. Böyle bir sey insanın yaradılısına karsı bir cinayet olur. Çünkü insan dogasının belirlenimi olan ilerlemeye aykırıdır." Kant'ın böylece niteledigi bu "aydınlanmakta olma" ya da aydınlanma süreci geriye dogru izlenirse, Milat'tan önce besinci yüzyıla degin uzanmak gerekir. Bu sıralarda Eski Yunan'da da, daha önceleri dinin belirledigi bir kültür yapısının dinsel degerleri etkilerini yitirmeye baslayınca, yeni bir kültürün yeni temelini insanın kendisinin kendi aklı ile arayıp aydınlatmaya giristigini görürüz. Bu Antik Yunan Aydınlanması'nın tipik temsilcileri olan Sofistler, Yeniçag Aydınlanmacıları gibi, eski kültür normlarını aklın ısıgına tutarak acımasız bir elestiriden geçirirler: "Devlet, toplum, din nedir? Bunların kökleri nerededir? Nasıl bir yapıları olmalıdır?" Bu sorulara gerçege bakılarak verilen yanıtlar, gelenekçi görüslere, varolan kurumlara karsı kökten bir elestirme olarak belirirler. Birkaç örnek:"Her seyin ölçüsü insandır" (Protagoras ) . Oysa bundan önce her seyin ölçüsü tanrılardı; bu degismeyen, zaman üstü olan normlardı. "Devlet bir sözlesmeden dogmustur, dolayısıyla ona göre düzenlenmelidir" (Protagoras ) . "İnsanlar dogadan esittirler, bundan dolayı özgür ve köle ayrılıgı olmamalıdır" (Antiphon ) . "Din kurnaz devlet adamlarının halkı itaat altında bulundurmak için uydurdukları bir kurumdur" (Kritias ) vb. Oysa din- gelenek çagında din, devlet, insanlar arasındaki esitsizlikler, bütün bunlar degismez tanrısal kurumlar ve düzenlerdi. Gezici ögretmenler olan Sofistler, toplum düzenini sarsan bu yeni düsünceleri bütün ülkeye yaymıslardır. Gerçekte aydınlanma, felsefesinin baslamasıyla birlikte baslamıstır da denebilir. Batı felsefesinin ilk filozofu sayılan Milet'li Thales, temel varlıgın (arkhe ) ne oldugunu aramıs, bunun "su" oldugunu ileri sürmüstü. Thales'i ilk filozof yapan, aradıgı sorunun Yunan mitolojisinde- dinsel tasavvurlarında- bulunan yanıtıyla yetinmeyip, kendi görgü ve deneyleriyle, bunları düsüncesinde isleyerek bulmaya girismesidir. Bu tutum, bütün Batı uygarlıgının çıkıs yeri olacaktır. Milat'tan önce besinci yüzyıl Yunan düsüncesinde gözlenen dine ve gelenege karsı ayaklanma; bunları temellerinden elestirme; yeni bir yasam düzeninin dayanaklarını insanın kendi aklı ile bulmaya çalısması ve bütün bunların olabildigince genis çevrelere yayılmak istenmesi, her yerde, her zaman "aydınlanma"ya özgü olan belirtilerdir. Dogru bilgiler elde etmek için, her seyden önce, gerçegi çarpıtan önyargılardan kurtulmak gerektigini Francis Baccon idoller ögretisinde vurgulamıstı. Bunlar arasındaki "tiyatro idolleri", otoritelere gözü kapalı baglanmaktan dogan kuruntulardı. Yüzyıllar boyunca düsünme ve degerlemede basta gelen otoriteler, din ve gelenekti. Bundan böyle bunlar da elestiren akıl ile ele alınacaktı. Onsekizinci yüzyılda bu tutum en tutarlı sonuçlarına dek vardırılıp ussal-akılcı-bir kültür sistemi olusturulmustur. Yalnız kurumsal planda kalmayıp yasama yol göstermek, yararlı olmak isteyen bu kültür dizgesi, insanı özgürlüge ve yargılarında bagımsızlıga kavusturmayı, onu akla uygun bir dünya görüsüne, akla dayanan bir yasama yükseltmeyi göz önünde bulundurur.

2. Tanrı Devleti'ne Karsı Dünya Devleti
Amaca nasıl yaklasıldıgını ve bu dogrultuda nasıl ilerlenecegini, en iyi, Aydınlanmanın tarih felsefesi gösterebilir: Yeniçag, birçok konuda oldugu gibi, tarih konusunda da ortaçagınkine karsıt olan bir anlayıs getirmistir. Ortaçag Hıristiyan dünya görüsünün gözü, öbür dünyaya çevrilmisti. Ona göre tarih, zaman içinde geçen bu süreç, sonsuz bir düzenin yalnızca ön basamagıdır. Tarihin kendine özgü bir düzeni, kendi içinde saklı olan (immanent ) bir eregi yoktur; onun planı da, eregi de Tanrıdadır. Tarih, iki sonsuzluk arasında yer almıs olan bir süreçtir. Ortaçagın büyük tarih filozofu Augustinus, tarihi, "Tanrı Devleti" ile "Dünya Devleti" arasındaki bir savasım olarak yorumlar. Tanrı Devleti gerçekten inananların, Dünya Devleti ise dünyaya, seytana baglı kalanların toplulugudur. İnsan bu iki devletten birine baglanmayı seçecek, sonunda inananlar sonsuz olarak Tanrının katında, inanmayanlar da seytanın yanında kalacaklardır. Bu iki devlet arasındaki savasmada da Tanrının devleti gittikçe zafere yaklasmaktadır. Bu bakımdan tarih, Tanrının yeryüzünde ilerleyen bir açınmasıdır; insan türünü kurtarmak için Tanrının zaman içinde gelisen bir plandır. Augustinus'un çizdigi tarih tablosu, ana gidisi, tarihin gidisini anlayısıyla bastan asagı tanrıbilimseldir (teolojik ) . Burada tarih gerçek bir gelisme olmak degerini yitirir, ancak bir simge olarak görünür. Bütün ortaçag ilkece bu "askın" (transcendent ) tarih semasına baglı kalacaktır. Yeniçag ile bütün dünya görüsünde oldugu gibi, tarih görüsünde de temelden bir degisiklik oluyordu. Ortaçagın dururluguna karsılık yeniçag "olus"u, "degisme"yi getirmistir. Ancak, tarih gerçegini derinliklerinden kavrayabilmek için, yalnız degismenin belirtilmesi yetmezdi, bu degismeyi güden güçler ile bu olusun eregini "bu yana", insanın dünyasına da yerlestirmek gerekti. Bu da, yeniçagın "askın" bir düsünüsten "içkin" bir düsünüse, bir din kültüründen bir dünya kültürüne geçmesi ile gerçek olmustur. İlginin "öbür dünya"dan "bu dünya"ya çevrilmesi, yasamın yapısını da zorunlulukla degistirmistir. Çünkü artık yasam kendisinin üstünde bulunan bir düzene göre kendini ayarlamak, kendisine kendi dısından yükletilen bir ödevi yerine getirmek durumunda bulunmuyordu; tersine, kendisini gelistirmek, kendisinde uyuyan güçleri uyandırmak, yeni yeni güçleri ortaya koyarak kendini hep sonsuzluga dogru yükseltmek duygusunu tasıyordu. Bu anlayısla tarihe yaklasınca, tarih artık yasasını kendi dısından degil, dogrudan dogruya kendisinden edinen, kendi kendisini yaratan bir gerçek, tümüyle insanın olan bir dünya olmustur.

3. İnanma ve Arastırma Özgürlügü ile Bilim
Rönesans ile gözlek "öbür dünya"dan "bu dünya"ya çevrilince, insan ortaçagın ortaklasa ümmet toplulugundan kendini ve toplumunu kurtarıp kendisinin ve toplumunun kisiligini belirtmis; inanma ve arastırma özgürlügü kurulmaya baslanmıs; bilinen dünyanın çevresi genislemis; sosyal-ekonomik yapıda temeli bir devrime yol açmıstı. Bütün bu degisiklikler dünya görüsünü insanlastırmaya, tarihsel yasamı da "dogal" olarak anlamaya vardırmıstır. Bu anlayıs on sekizinci yüzyıl felsefesinde doruguna ulasmıstır. Böylece de her türlü askın tarih tasarımından uzaklasılmıs, bunun yerine tarihin güdücü gücü olarak özellikle akıl konmustur. İnsanlıgın büyüklügü ile bu dünyadaki yasamın degeri, bu yüzyılın yasam duygusunu olusturan baslıca düsüncelerdir. Bunların yanında, aklın gücüne; ilerlemeye; bütün ayrılık ve savaslarına karsın insan türünün birligine dayanısmasına inanma, Aydınlanmanın temel ögeleridir. Aydınlanma düsünürleri, bunların içinde özellikle bir Turgot, bir, Condorcet, bilimi tarihte güdücü bir güç olarak görürler ve bilimin ilerlemesi ile aydınlanmanın ve insanlıgın birligi ve mutlulugu duygusunun da el ele gelistigini varsayarlar. Yeniçag akılcılıgının kurucusu Descartes'i yetistiren, akılcılıgın klasik ülkesi Fransa'da aydınlanma kültürünün en büyük temsilcisi Voltaire'dir. Voltaire, aydınlanmanın temel ilkelerinden olan ilerlemenin en coskun yandaslarındandır ve özellikle bu düsüncesi ile kendisinden sonrakiler üstünde büyük etkisi olmustur. Ona göre, tarihçi de doga bilgini gibi olayların çoklugu ve akısı arkasında gizli olan yasayı bulmaya çalısırsa, bu yasanın dogada oldugu gibi tarihte de anrısal bir planın gerçeklesmesi olmadıgını görecektir. Zeka-ya da akıl-insan yaradılısının özüdür. Yalnız, akıl kendini ilk günden beri öz nitelikleriyle gösterememis, tersine, birçok gelenek ve törenin arkasında gizli kalmıs, önyargıların yükü altında ezilmistir. Tarih bilimi bize aklın bu engelleri nasıl astıgını, bu direnmeleri nasıl kırdıgını gösterir. Bütün tarih boyunca dogma (bos inananlar, din bagnazlıgı vb. ) ile aklın dinler karsısına çıkardıgı moral birbirleriyle savasmıslardır. Bu anlayısta ilerleme, aklın zaman içinde kendini göstermesi, özünü gittikçe daha arınmıs, daha olgun bir biçimde gerçeklestirmesidir. Tarih sürecinin anlamı da budur.

4. Genel İstenç ve Demokrasi
Hem Aydınlanma içinde olan hem de onu asan Jean Jacques Rousseau, insanlıgın zamanın akısı içinde düsünmede artan bir aydınlanmaya, yasamada gittikçe derinlesen bir mutluluga dogru durmadan ilerledigine inanan tipik Aydınlanma görüsüne karsı çıkar. Ona göre, insan doganın elinden iyi ve temiz çıkmıstır; ama tarih içinde kültürün gelismesi onu her adımda dogaya biraz daha yabancılastırarak bozmustur. Bununla birlikte, insanın yozlasması metafizik bir temele dayanmıyor; onun için, insanın gerektigi gibi davranmasıyla düzeltilebilir, giderilebilir. Tarih simdiye dek dogal olmayan bir yolda yürümüs, bu sapıtma insanlıga derin yaralar açmıstır. Tarihinin bundan sonra dogru bir yolda yürümesi isteniyorsa, dogaya dönmeli, yani saglıklı ve dogaya uygun bir düzen kurulmalıdır. Kurtulusu ancak yeni bir toplum düzeninde gören Rousseau, "Toplum Sözlesmesi" adlı yapıtında ideal devletini anlatır: Bu, ahlaksal bir topluluktur; burada insan bencilligini yenmistir; bu toplumda keyfilik yerine herkesin kendi öz yasası diye benimsedigi 'genel istenç' (volonté général ) öne geçmistir. Rousseau'nun gerçek demokrasiyi çıkıs yolu olarak gösteren bu kökten kültür elestirmesinin çok derine giden etkileri olmustur. On dokuzuncu yüzyıl romantizminin bir kökü buradadır. Ayrıca Fransız Devrimi'ndeki payı da büyüktür. Bir bakıma Fransız Devrimi, Aydınlanma düsüncelerinin politik-sosyal alana uygulanmasıdır. Bunun gibi, İkinci İngiliz Devrimi'nde de Amerikan Hukuk Bildirgesi'nin temelinde de hep Aydınlanma düsünceleri vardı.

II. OSMANLI DEVLETİN'İN ÇÖKÜsÜ ve ATATÜRK'ÜN DEVRİM ANLAYIsI
Batı felsefesinin baslamasına degin geri giden (MÖ altıncı yüzyıl ) , bin yıllık ortaçag boyunca arka plana çekilen, Rönesans'la tarih sahnesinde yeniden görünen aydınlanmayı idesi bakımından doruga ulastıracak on sekizinci yüzyıl baslarken, Osmanlı Devleti'nin de sonunda çöküntüye varacak eri çekilmesi baslamıstı. Oysa bu yıllar İngiliz Aydınlanması'nı, bu çıgır Kara Avrupasına İngiltere'den geçtigi için de dolayısıyla Avrupa'daki aydınlatmayı baslatan John Locke'un yasayıp çalıstıgı, düsüncelerini yaydıgı (1632-1704 ) yıllardır. John Locke, on sekizinci yüzyıl aydınlanmasının basında yer alır, çünkü yazılarıyla düsünme özgürlügünü ve eylemlerimizi akla göre düzenlemek anlayısını en genis ölçüde yayan ilk düsünür odur. Locke, ömrü boyunca klasik aydınlanmaya özgü ilkeleri savunmustur: Birey özgür olmalıdır, akıl yasamın kılavuzu yapılmalıdır, kültürün her alanında-dinde, devlette, bilim ve egitimde-gelenek ve otoritenin her türlüsünden kurtulmalıdır. Locke'un devlet felsefesi, siyasal liberalizmi hazırlamıstır; Hıristiyanlıgın akla uygun oldugunu göstermeye çalısan yapıtı dogal dine yol açmıstır; egitim konusundaki düsünceleri ussal-dogal olan bir pedagoji çıgırını baslatmıstır. Bütün bu gelenek semalarından kurtaran düsüncelerini de Locke açık ve anlasılır bir dille yazar. Bilimsel olmaktan çok yetistirici, egitici olan yazılarında, okuyanı bilime dayanan bir yasam görüsü üstünde aydınlatmak; bu bakımdan onda belli kanıları yerlestirmek; kuruntularını, önyargılarını sarsıp onu olguları yalın ve nesnel bir biçimde görmeye alıstırmak göz önünde bulundurulur.

A. Osmanlı'nın Yoksun oldugu Üç Ana Öge
O sıralarda ulastıgı sınırların hemen yanı basında olup biten bu gelismelerden habersiz, onlara kapalı kalan Osmanlı Devleti ise, aydınlanmaya tümden ters düsen tutumunu daha uzun yıllar sürdürecektir. Teokratik, totaliter bir devlet düzeni içinde; dine dayanan bir dünya görüsünün degismez önyargılarıyla düsünüp eyleyen duruk Osmanlı toplumu, ancak on sekizinci yüzyıl boyunca ugradıgı yenilgiler dizisiyle sarsılınca, karsısındaki gücün üstünlügünü sezmeye basladı. Bundan sonra da bu üstünlügün nerden ileri geldigini anlamaya çalıstı. Sonunda, yasamak için, ilkin batının yeni askeri teknolojisi ile bunun dayanagı olan bilimlerin benimsenmesi geregi ortaya çıktı. Böylece de Batıya kapılar açılmaya baslamıs oldu. Bu açılıs bundan sonra, birçok engelleri, duraksamaları, karsı gelmeleri ortadan kaldırmaya ugrasa ugrasa Tanzimat ve iki Mesrutiyet dönemlerinden geçerek Cumhuriyet'e ulasacaktır. Batı kültür çevresine yönelmenin resmi görünümü olan Tanzimat, karsısında İslam kültür çevresinin yapısında yer almayan olusumlardan kurulu bir Avrupa olmustu. Bu;

1 . Çagdas anlamında aydınlanmayı yasamakta olan,
2 . Ümmet dönemini asmıs, uluslardan olusan,
3 . Sanayi uygarlıgını baslatmıs olan bir Batıydı.
Osmanlı Devleti İse Bu Üç Ögeden de Yoksundu:
1. Elestiriye Kapalı Bir Ortam

Aydınlanma için ilkin- göreli de olsa özgür bir ortam gerektir. Ancak o zaman akıl yasama kılavuzluk edebilir; geçmisin olusturdugu normları ve kurumları elestiri süzgecinden geçirebilir. Din gelenek baskısının ve siyasal düzen yasaklarının agır bastıgı yerlerde ve dönemlerde, düzen karsısında elestiren bir durus alacak öz bilincine varmıs, özgür birey yetisemez. MÖ besinci yüzyıldaki Antik Aydınlanma da özgürlüge elverisli ortamları bulunan eski Yunan ve İtalyan kent devletlerinde baslamıs; bunların, geleneklerin sarsılmıs oldugu demokratik havası içinde gelisebilmistir. Oysa Osmanlı devleti, despotizm düzenli, Hegel’in deyisiyle, içinde tek bir kisinin (hükümdarın ) özgür oldugu büyük Asya devletleri gelenegi içindeydi; Batı ortaçagındaki hükümdarın baskı yöntemi karsısında bir karsı-agırlık olabilen feodaliteden bile yoksundu. Osmanlı devleti, İslam kültür çevresinden uzaklasıp batıya yaklasmak zorunda kaldıgı sıralarda, Avrupa 1789 Fransız Devrimi'nin çalkantıları içindeydi. Avrupa'yı boydan boya istila eden Napoleon, gittigi yerlere Fransız Devrimi'nin ilkelerini de ordularıyla birlikte tasımıs; bununla da Avrupa'nın büyük bir bölümünde bu devrimin dünya görüsüne uygun yapı degisimlerine yol açmıstı. Osmanlı Devleti de yanı basındaki bu köklü degisikligin etkilerinden bütün bütüne uzak kalamazdı. Özellikle Tanzimat Fermanı ile (1839 ) bu, zamanla evrensellesecek olusa kapılarını resmen açmak zorunda kaldı. Tanzimat, çoktan çagdısı kalmıs bir siyasal yapının Avrupa örnegine göre yeniden düzenlenmesi, biçimlendirilmesi gerisimidir. Önce yalnız ordu ve devlet yönetimi için düsünülen bu düzenleme, gittikçe toplumsal-kültürel yasamın birçok yönlerini içine almaya baslayacaktır. Yönelilen Avrupa örneginin temelinde de aydınlanma ilkeleri vardı. Avrupa'yı ortaçagdan ayıran bu ilkeler, Osmanlı toplumunda hala ayakta olan ve ayakta da tutulmak istenen ortaçag dünya görüsü ve kurumlarıyla çatısacaklar, sarsıntılara neden olacaklardır. Bir arada yasatılmak istenen, bu yüzden e boyuna gerginlikler yaratan bu iki karsıt düzen, Cumhuriyet'e kadar gelecek; Atatürk Devrimleri'yle bu ikiligin ortadan kalkmasına dogru gidilecek, Batı örnegine kesin ve tutarlı olarak yönelmis adımlar atılacaktır. Atatürk, Türk toplumunu ortaçagdan bütün yönleriyle ayıracak süreci baslatan devlet adamıdır. Onun gördügü is çagdastır, çaga uygundur; çünkü çagımız giderek bütün insanlıgı kapsamakta olan bir aydınlanma dönemidir.

2. Ulus Yerine Ümmet Yapısı
Osmanlı devleti Tanzimat'la Avrupa'ya yöneldiginde karsılastıgı bir baska gerçek de Batıdaki "ulus" denilen toplum biçimidir. Osmanlı Türk toplumu o sıralarda ümmet yapısındaydı. ümmet baglamında ulusal özellikler belirtilmez; evrensel nitelikteki ümmet kadrosunun baskısı altında bu özellikler, en azından, gelisemezler. Avrupa ortaçagında Batılı uluslar Hıristiyan ümmetinin çatısı altında toplanmıslardı. Bu toplulugun on dört ve on besinci yüzyıllarda çözülmeye yüz tutmasıyla Avrupalı uluslar da birer birer tarih sahnesinde görünmeye baslamıslar, bireyselliklerini, dillerini, sanatlarını, törelerini vb. gelistirip vurgulamaya koyulmuslardır. Bu süreç Avrupa'da on dokuzuncu yüzyılda doruguna ulasılacaktır. Türkler bir imparatorluk toplulugu içinde bulunuyorlardı; üstelik bu imparatorlugun kurucusu ve tasıyıcısıdırlar. İmparatorluklar da ulus üstü kuruluslardır ve ulusal benliklerin belirtilmesi imparatorlugun dokusunu gevsetir, çözülmesine yol açar. on dokuzuncu yüzyılda Avrupa'daki Fransız Devrimi'nden kaynaklanan ulusçuluk coskusu, Osmanlı İmparatorlugu içindeki etnik topluluklara da ulasarak, bunların imparatorluktan ayrılmalarına- baskaları yanında-bir neden olmustur. İmparatorlugun ayakta kalmasından sorumlu olan Türkler ise, ister istemez, en sonlara kalmıslar, ancak İkinci Mesrutiyet sıralarında, imparatorlugun dagılma esiginde, ulusal benlikleriyle iyice ilgilenmeye baslamıslardır.

3. Sanayi Uygarlıgı'na Geçemeyis
Osmanlı devleti Avrupa'ya ayak uydurmak zorunlulugunu duydugunda, Avrupa'da sanayi uygarlıgı baslamıs bulunuyordu. Bu gerçek de Osmanlı Devleti'nin yabancısıydı. Sanayi uygarlıgı'nı olusturan üç etken, matematiksel doga bilimi, Rönesans'ta Kopernik, Kepler ve Galilei ile baslayıp on sekizinci yüzyılda Newton'da olgunluguna erismisti; bununla da artık teknige uygulanabilecek bir duruma gelmis oluyordu. Bu uygulama rasyonel, Planlı isleri kapsayan bir üretim biçimi, kapitalist tutum ile yürütülünce, modern teknolojiye yol açılmıs oldu. Çagdas teknolojinin bas döndürücü ilerlemesi, hızını sözü geçen üç etkenin isbirliginden almaktadır. Yapısı ve tutumunu bu olan çagdas teknik, çıktıgı yer olan Batıda kalmamıs, bütün dünyaya yayılmıstır. Bu gelismeyi, insanlık tarihinde her seyi kökünden degistirecek olan ikinci büyük yapı degisikligi sayanlar vardır. Tanzimat'ın da içinde yer aldıgı 1830 yılları, Batıda buhar gücüne dayalı yeni makine tekniginin hızla yayılma asamasına rastlar. Bu yıllarda Avrupa, demiryolu aglarıyla örülmeye baslar. 1838 yılında ilk buharlı gemi Atlantik'i geçerek İngiltere'den New York'a ulasır. 1830'lu yıllarda pozitif doga bilimleri de büyük ilerlemeler gerçeklestirirler. Bu dönemde ilgi, genellikle, olgulara yönelmistir. Batı felsefesinin son büyük spekülatif sisteminin kurucusu Hegel, 1830 yılında ölmüstü. Ölümünün hemen ardından okulu da dagılacak, bundan böyle yüzyıla olgucu (pozitivist ) felsefeler (H. Spencer, J. St. Mill, Auguste Comte ) egemen olacaktır.

B. Atatürk'ün Devrim Anlayısı
Osmanlı Devleti Tanzimat'la karsısında böyle bir Avrupa’yı bulmustu. Ona katılmak; kültür çevresini degistirmek yanında, bir çagdan bir baskasına, ortaçagdan yeniçaga; ilkel bir tarım uygarlıgından bilime ve rasyonel üretime dayanan bir sanayi uygarlıgına geçmek demektir. Bu çok temelden degisiklikler için gerekli önkosullar ise Osmanlı Devleti'nde yoktu. Ama, bu kosulların olusturulması için kesin, tutarlı bir istek de olamadı: "Uluslararası genel tarih içinde Türklerin 1453 zaferini, İstanbul'un fethini düsünün. Bütün bir dünyaya karsı İstanbul'u Türk toplumuna mal eden güç, asagı yukarı o yıllarda bulunan matbaayı ülkeye mal etmek için o zamanki hukukçuların ugursuz direncini gögüsleyememistir. Eskimis hukukla dar düsünceli hukukçulardan buna izin koparabilmek için üç yüzyıl kuskular, kararsızlıklar, üzüntüler içinde beklemek zorunda kalmısızdır". Bunlar, 5 Kasım 1925'te Ankara Hukuk Okulu'nun açılısında Atatürk'ün söyledikleridir. Bunlarda da belirtilen "eskimis"in direnmesi yüzünden, devlet karsısına dikilmis olan Batıya katılma tarihsel zorunluluguyla uzun yıllar, hiç olmazsa pazarlık edilmek denendi: Eski yapının surasında burasında birtakım onarılarla yetinilmek istendi. Basarılı olunmayınca, eskiden çekine çekine ödünler vererek bir çıkıs yolu arandı. Bu arada, Dogu ile Batıyı uzlastırma yolu olarak kültür-uygarlık ayrımı kullanılmak istendi. Batıdan yalnız uygarlık, baska bir deyisle maddi kültür (teknik, örgütlenme biçimleri gibi dıs degerler ) alınacak, atalara yadigarı manevi kültür (töreler, sanat gibi öz ile ilgili iç degerler ) korunacaktı. Osmanlı İmparatorlugu, tarih sahnesinden çekildigi güne degin, tarihin meydan okuması karsısında kesin, tutarlı eylemlerden alıkoyan kararsızlıklar içinde kaldı. Atatürk'e kalan böyle bir mirastır.

a ) Uygarlık ve kültür Ayrı mıdır?
Atatürk, Batı uygarlıgına katılma zorunlulugu karsısında Osmanlı Devleti'nin yarım önlemlerden kurtulamayan tutumunu asacak, bu sıralarda tarihin gidisinde en ileri asama olan sanayi uygarlıgını bütünüyle benimsemenin gerektigi inancını devrimlerinin temel diregi yapacaktır. "Ülkeler çesitlidir. Fakat uygarlık biridir; ve bir ulusun yükselmesi için de bu biricik uygarlıga katılması gereklidir". Bu inancını 30 Agustos 1925 günü Kastamonu'da Atatürk halka söyle de anlatacaktır: "Yaptıgımız ve yapmakta oldugumuz devrimlerin eregi, Türkiye Cumhuriyeti halkını bütünüyle çagdas ve bütün anlam ve biçimiyle uygar bir toplum durumuna vardırmaktır. Devrimimizin temel ilkesi budur". Burada "bütünüyle çagdas ve bütün anlam ve biçimiyle uygar" sözlerinde iki kez "bütün" sözcügünün geçmekle oldugunun altı çizilirse, Atatürk'ün, devrimlerinin daha hemen baslangıcında, Osmanlı dönemindeki Dogu-Batı çatısmasını nasıl geride bıraktıgı ve bırakılacagı görülür. Bu çatısmanın ortadan kaldırılmasında kültür-uygarlık ayrımını benimsemenin de yeri vardı. Bu anlayısta kültür, bir ulusun, töreler, sanat vb. gibi, kendi öz degerleridir; dolayısıyla bu iç degerler baska bir topluma aktarılamaz. Uygarlık ise, teknik gibi toplumdan topluma tasınabilen maddi degerlerdir, denir. Ancak, bu ayrım pek inandırıcı olamıyor. Çünkü bir çagın ya da bir kültür çevresinin temelinde, kendi içinde birligi olan bir yasama biçemi, bir dünyayı anlayıs biçimi yatar. Bu üslup da bu çagın ve kültür çevresinin maddi yönünde de, manevi degerlerini de belli bir dogrultuda tutarlı olarak belirler. Örnegin ortaçagın dinden kaynaklanan üslubu, bu çagın ahlakına da, sanatına da bilimi ve teknigine de belli bir nitelik kazandırmıstır. Hep öbür dünyaya yönelik ortaçagın Tanrı karsısında alçak gönüllü kul insanı, sanatı da, bilimi de Tanrı yolunda bir ibadet sayar. Doga ile, maddi yapılı oldugu için de teknigini gelistiremez. Gelistirmesi de gerekemez. Çünkü ona göre bu dünya gelip geçilen bir yerdir; onu öyle uzun uzun kalkındırmaya, bayındır kılmaya gerek yoktur. İnsanın gerçek yurdu öbür dünyadır. Bu örnek de kültür ile uygarlıgı birbirinden kesin olarak ayırmanın güç oldugunu, böyle bir ayrımın yapay olabilecegini düsündürür. Atatürk de böyle düsünüyor: "Medeniyetin ne oldugunu baska baska tarif edenler vardır... Bence medeniyeti harstan (kültürden ) ayırmak güçtür ve lüzumsuzdur". Devrimlerin temel ilkesindeki bütünlügü belirten sözleri Atatürk, halka tarikatların kaldırılmasını ve sapka devrimini duyurmak için çıktıgı gezide, Kastamonu'da söylemisti. "Bütün anlam ve biçimiyle uygar" derken, buradaki "biçimiyle" sözcügü, kendisinin artık giymis oldugu sapka ile ilgili olsa gerek.

b ) Dıs Görünüs, İç’in Dıslasmasıdır
"Bütünlügün" kapsamına Atatürk, belki de birçoklarının gerekli görmeyecekleri "biçimi"de alıyordu. Haksız da degildi, çünkü biçim de, dıs görünüs de bir iç'in dıslasmasıdır. Giysiler, içimizden birseyleri de dısa vuran simgelerdir. İçteki inançları degistirmek isterken onların dısa yansımalarını da degistirmek gerekirdi. sapkaya karsı surada burada belki de uzun süren direnmeler, bu baslıgın nasıl birtakım köklesim degerlerle çatıstıgını gösterir. Zaman boyunca giyimlerde görülen zengin çesitlilik, kültür tarihinin birçok anlamı barındıran bir yönüdür. Atatürk'ün, Türk halkını "bütünüyle çagdas, bütün anlam ve biçimiyle uygar bir toplum" yapabilmesi için, çok temelli degisiklikleri gerçeklestirmesi, iki yüzyıldır bir türlü atılamayan ve atılması da pek istenmeyen ortaçag sofrasından onu kesin olarak kurtarması gerekirdi. O'nun bunu çok iyi bilerek ise basladıgı, devrimini tamlamasında açıkça görülür: "Türk Devrimi nedir? Bu devrim, sözcügün birdenbire akla getirdigi ihtilal anlamından ilerde, ondan daha genis bir degismeyi dile getirmektedir". Bu tanımda Atatürk göz önünde bulundurdugu devrimlerin amaç ve kapsamını açıkça belirtir. Bu devrimler, "ihtilal"den pek çok zaman anlasıldıgı gibi, yalnız bir hükümet biçiminin degismesi (monarsiden cumhuriyete geçis gibi ) degildir. Ondan ileride, ondan çok daha genis bir degisme olan bütün bir uygarlıkla biçiminin- üslubunun- ve bunun ilkelerine göre tarih içinde olusmus bütün kültür alanlarının, sanatını bilimin, egitimin, sosyal iliskilerin vb. temelden degismesidir. Bunun için de simdiye kadarki yapılan tam bir kopusun olması; bu, gününü doldurmus düzenin kesinlikle son bulması gereklidir. Bu da, "Türk ulusunu son yıllarda geri bırakmıs olan kurumları yıkarak yerlerine ulusun en yüksek uygarlık gereklerine göre ilerlemesini saglayacak yeni yeni kurumları koymus olmakla" gerçeklesebilir. Atatürk, devrimciligin derinligini ve genisligini bu iki kendi tanımında açıkça göstermistir: Bu yıkıcılıgı ve yapıcılıgı ile gerçek, köklü bir degisimdir: Ortaçag artıklarıyla, döküntüleriyle yüklü bir yapıdan yeniçaga bir bütün olarak geçis kararıdır. Bu devrimi, yıkıcılıgı ve yapıcılıgı ile birlikte kavramak gerekir. Devirmek kökünden geldigi için "devrim" sözcügünden huylananlar bulunabilir. Ancak, devrim gerçeginin bilincini tasımak ve ona göre davranmak için insanda belli ölçüde bir düsünsel ve moral güç olmalıdır. Atatürk'ün kendisinin de dedigi gibi, "idare

III. YENİ BİR İNSAN YARATMAK İÇİN ATATÜRK DEVRİMLERİ
Eskiyi "yıkarak" yerine "ulusun en yüksek uygarlık gereklerine göre ilerlemesini saglayacak yeni kurumları" yasatacak yeni bir insan da gereklidir. Bu temelden devrimin gerçeklesmesi, yeni bir insanı belli bir dogrultuda yetistirmeye baglıydı. Bu dogrultuyu da Atatürk, çok yerinde olarak, "Yasamda en gerçek yol gösterici bilimdir" düsüncesinde belirtmistir. Bu özdeyisle bütün bir çagın biçemi özetlenmistir.Gerçekten de Atatürk'ün Türk toplumunu kesin olarak yöneltmeyi istedigi yeni Batı uygarlıgının temel niteligi, aydınlanma tutumuydu. Aydınlanma; yasama aklın kılavuzluk etmesi, yasama dayanak olacak deger ve normların akılla bulunması, gelenek görenekleri aklın elestirisinden geçirmek demektir. Bu tutumun sonunda varılan en degerli ürünü de gerçegin sistemli ve planlı gözlemleri ve uslamlamalarla elde edilen bilim'dir. Dolayısıyla yasama dogru yolu bilim gösterecektir.

A. Egitimde Köklü Degisiklikler
Atatürk daha "güçlerimizin büyük kaynagını düsmanlara karsı kullanmak zorundayız" dedigi Kurtulus Savası'nın ölüm-kalım bogusması içinde bile egitim sorunlarıyla ilgilenir: 10.7.1921 günü-Sakarya'dan bes hafta önce-Ankara'da toplanan Egitim Kongresi'ni açarken. "Ancak.. savas günlerinde de tam bir özenle islenip çizilmis bir ulusal egitim kuruluslarımızı bugünden verimli bir çabayla çalıstıracak esasları hazırlamaya bakmalıyız"der ve ulusal egitim programı deyince de, "Eski çagdaki bos inançlardan, yaradılısımıza hiç de uymayan yabancı düsüncelerden... etkilerden büsbütün uzak bir kültürü" anlar.

1. Çagdas Bilgilere Dönük Egitim
Kurtulus Savası'nın zaferle sona ermesinden az sonra, 27 Ekim 1922'de Bursa'ya zaferini kutlamak için İstanbul'dan gelen ögretmenlere Atatürk'ün söyledikleri, artık devrimlerini tasıyacak yeni insana nasıl ulasılacagını, onu yetistirmek için nelerin yıkılıp nelerin kurulacagını yalın çizgileriyle belirtir: "Akla uygun hiçbir nedene dayanmayan birtakım geleneklerin, inanısların ilerlemesi çok güç olur. Belki hiç olamaz. ilerlemek yolunda bagları ve kosulları asamayan uluslar çaga uygun, akla uygun bir yasam içinde olamazlar; genel yasamda görüsü genis olan ulusların ellerine düsüp onlara tutsak olmaktan kurtulamazlar". Bütün bu gerçeklerin ulusça iyi anlasılması ve içe sindirilmesi için her seyden önce bilgisizligi gidermek gerekir. Bunun için ögretim programımızın, egitim davranısımızın temel tası, bilgisizligi gidermek olmalıdır. Bu bilgisizlik giderilmedikçe yerimizde sayacagız. Yerinde duran bir sey ise geriye gidiyor demektir". Bu sözlerdeki "akla, çaga uygun bir yasam", "akla dayanmayan geleneklerin, inanısların atılması", "ilerleme yolu", bütün bunların gerçeklesmesi için "bilgisizligin giderilmesi" düsünceleri, Aydınlanma çıgırına da özgü düsüncelerdir. Aydınlanma, toplumun kültürünü aklın, bunun ürünü olan bilimin elestirisinden geçirerek yeni, laik bir insanlık kültürünü kurmak istiyordu. Böylece, insanlık sonsuz bir ilerleme süreci içine girecek, dünyası bayındır, kendisi de mutlu olacaktı. Rönesans'tan beri gelisen yeni doga bilimi, dogaya insanı egemen kılma yolunu açmıstı. Bunun da, doga olaylarına zihin ürünü olan matematik kavramları uygulamadan olusan matematik fizik saglamıstı. simdi aynı yöntemle-deneyi düsüncede isleyerek-kültür dünyasının olayları da ele alınacak, bilginin ısıgıyla onları da bilginin ısıgıyla onları da insanın gereksinmelerine göre yönlendirme yolu bulunacaktır. "Gözlerimizi kapayıp herkesten ayrı ve dünyadan uzak yasadıgımızı düsünemeyiz. Ülkemizi bir sınır içine alıp dünya ile ilgisiz yasayamayız. İleri ve uygar bir ulus olarak çagdas uygarlık alanı içinde yasayacagız. Bu yasama da ancak bilgi ile, teknik ile olur. Bilgi ve teknik nerede ise oradan alacagız ve ulusun her bir insanın kafasına koyacagız. Bilgi ve teknik için baska bag, baska kosul yoktur". Bu düsünceleri ile de Atatürk yine çagdas uygarlıga bütünüyle katılmak gerektigini vurguluyor denilebilir. Oysa Osmanlı dönemi, Batı ile gittikçe yogunlasan politik-ekonomik iliskilerine karsın, kültürce Batıdan hep bir yere kadar uzak durmaya çalıstırmıstır. Yüzyıllar boyunca da kendi içine kapalı kaldıgından -dısarıda elçileri bile yoktu-, bu yüzden elinde bir karsılastırma ölçüsü de bulunmadıgından, kendisini de, daha çok savas alanlarında karsılastıgı Batıyı da gerçekçi ölçülerle degerlendirememistir. Kendisine ne gerçek bir dayanagı olmayan bir gururla bakarken, Batıyı küçük görmeyi, üst üste yenilgiler kendisini uyarıncaya kadar sürdürmüstür. Ancak bundan sonra Batıdan gelen uzmanlardan ögrenilenler ile Batıya gönderilen ilk elçilik heyetlerinin anlattıklarından Avrupa'nın ne oldugu, bu arada üstünlügü de, ülkenin geri kalmıslıgı da, yavas yavas kavranmaya baslanmıstı. O zaman da, yasayabilmek için, simdiye kadar küçümsenen Batının teknigi ve kimi örgütleme örnekleri benimsenmek istendi, ama dünya görüsünde özce bir degisiklige karsı direnildi. İmparatorluk çökerken geriye bu direnmeden epey seyler kalmıstı. simdi Atatürk "Dünyadan ayrı yasamayı düsünemeyiz... İleri ve uygar bir ulus olarak çagdas uygarlık alanı ortasında yasayacagız" derken, Osmanlı döneminin Batıya kapalı tutmak istedigi yönleri de açarak, Batıya bütün bir cephe ile açılma geregini ve kararını dile getiriyordu. Çagdas uygarlıgın çevresinde yer alabilmenin ancak bilgi ve teknik ile olabilecegini söylemesi, bu degerlerin nerede iseler oradan alınacakların vurgulaması da, Osmanlı döneminin ayagında köstek olan kültür-uygarlık ayrımını ortadan kaldırmayı düsünmüs oldugunu gösterir.

2. "Ögretim Birligi" İlkesi
Ancak bu düsüncenin gerçeklik kazanması için önce, ortamın imparatorluktan arta kalmıs ortaçag kurumlarından arındırılması gerekti. Bu da, egitim alanında, Halifelik ile seriye Vekaleti'nin kaldırılıp laikligin baslatılmasıyla yolu açılan "Ögretim Birligi Yasası" ile saglanmıstır(3 Mart 1924 ) . Bununla da yeni insanı tek elden, tek bir egitim modeline göre yetistirip hem çagdas uygarlıga bütün toplumca ayak uydurmak hem de ulusal birligi güçlendirmek olanagı elde edilmistir. Osmanlı dönemi, öteki birçok konularda oldugu gibi, egitim alanında da ikili bir yapıyı Cumhuriyet'e kadar sürdürmüstür. Bir yanda insanları dinsel bir dünya görüsünün degerleri ve gereksinmelerine göre yetistirmeyi amaçlayan medreseler; öbür yandan da devletin yasayabilmesi için zorunlu sayılan düzeltmeler, iyilestirmeler bakımından on sekizinci yüzyılın sonlarından beri Batı örnegine göre kurulan ya da ona benzetilmek istenen okullar. Medreseler, paralelleri olan batı ortaçagının manastır ve katedral okulları gibi skolastik nitelikteydiler. Bunlar din adamlarını ya da dinin ilkel ve kurallarını uygulayacak kisileri yetistiren okullardı. Ögrettikleri dogruların, degismez bir kadrosu vardı. Bu dogruların kaynagı ayetler ve hadisler ile bunları yorumlamıs, aydınlatmıs olan otoritelerdi. Bu kaynakların dısına çıkılmazdı, dolayısıyla hazır bulunan dogruları oldugu gibi benimsemek, bunları tartısmamak, yeni dogruları aramaya girismemek, bu dogmatizm, Osmanlı medreseleri için oldugu gibi, Batı medreseleri için de karakteristiktir. Medreseler deneysel arastırmaları degersiz saydıkları için yalnız kavramsal islemlerde durup kalınır, genel ve soyut kavramlar üstünde kurgulara girisilir, tek yanlı sistemlestirmelere gidilir. Bütün bunlar da hosgörüsüzlükle yürütülür. Böyle bir düsüncede üretme olanagı, genis ölçüde yaratma gücü, aklın özerkligi elbette bulunmaz. Bu yüzden skolastik düsüncenin can sıkıcı bir tekdüzeligi olur. Kavramların bitip tükenmeden bölünmesi, ayırt edilmesi sonunda salt bir biçimcilige, usanç veren bir bosluga varılır. Osmanlı medreseleri için iki örnek: "seriatta da medrese ipsiz sapsız tartısmalarla ugrasıyordu. Tütün ve kahve haram mıdır, mubah mıdır? Muhammet milleti mi demeli, İbrahim milleti mi.. gibi anlamsız sorunlar dinden anlayan kisiler arasında korkunç tartısmalara neden oluyordu. Zavallı halk da bu tartısmaların arkasında bir kısmı bir müderrisi tutarak birbirlerine giriyordu. Siyasi Efendi ile Kadızade'nin savasmaya varan tartısmalarını Katip Çelebi Mizan-ül-Hak'ında ibret verici bir biçimde anlatır". "Bu öykü Osmanlı toplumunun neden geri kaldıgını, sairi ile, medresesi ile, devlet adamları ile nasıl çıkmazdan çıkmazsa, bataklıktan bataklıga sürüklendigini gösterecek niteliktedir. Huzur Dersleri, bilginlerin (ulemanın ) tutumuna bir örnek olarak gösterilebilir. Her ramazan, otuz gün, ögleden sonraları zamanın bilginleri (yalnız İstanbul'dan degil, Bursa'dan, Edirne'den de katılanlar olurdu ) bir konuyu tartısırlardı. Padisah da uygun bir yerden tartısmaları izledigi için bunlara Huzur Dersi adı verilmistir. Tartısmalar, türlü sürelerin ayetleri üstünde yapılmaktaydı. Ancak Bakara Suresi o kadar "derin" anlamı olan ayetlerle doluymus ki, hemen her Ramazan, Huzur Dersleri'nde bunlardan birkaçı ele alınırmıs. Bir vaiz (1963 ) Ramazanında yayınlanan bir yazısında konuyu daha da abartarak söyle diyor: "Rivayete göre, bütün Saltanat Devri'nde, bu münazarada (Huzur Dersleri'nde ) Bakara suresi ele alınırmıs. Saltanat Devri bitmis ve fakat Bakara Suresi bitmemis". Osmanlı medreseleriyle Batıdaki ortaçag üniversitelerinin skolastik tutum ve yöntemde birlesmeleri, ikisinin de aynı kökenden, Aristo felsefesinden gelmelerindendir. İslam felsefesinin on birinci on ikinci yüzyıllarda yasayan iki büyük filozofu, İbni Sina ile İbni Rüsd, Aristo'cuydular. Bunların, yapıtları gerçekte Aristo felsefesinin yorum ve açıklamaları niteligindeydi. Avrupa on ikinci yüzyıl sonlarında Aristo felsefesini bu islam filozoflarının yorumları ve Arapça çevirileriyle genis ölçüde ögrenince, Hıristiyan skolastigi büyük bir ilerleme yapmıstı. Ancak, Batı skolastigi kendi içindeki gelismelerle, ilgiyi tümelden asıl gerçek saydıgı tekile, dolayısıyla deneye çeken nominalizm yoluyla on dördüncü yüzyılda çözmeye baslayacak; böylece felsefe ve bilim, dine bagımlı olmaktan kurtulup bu dünyaya baglı bir insanlık kültürünü kurma yoluna girecek, yani Rönesans'ı açacaklardır. Bu gelismeyi geçiremeyen islam skolastigi ise, kendi içinde donup kalacak, on ikinci yüzyıldan bu yana büyütemedigi bilgi dagarcıgını evirip çevirmeden ileri geçemeyecektir. Böyle verimsizlesmis bir çıgırın egitim organları olan medreseler, ortaçag tutumunu Cumhuriyet'e kadar getirecekler; sonunda ögretim Birligi yasası ile ortadan kaldırılarak imam ve hatip yetistiren birer meslek okulu olacaklardır. Fatih İstanbul'u aldıktan az sonra Maveraünnehir'den getirdigi Ali Kusçu ile Molla Hüsrev'in gözetiminde Fatih Medreseleri'ni kurarken, Floransa'da da, kent-devleti baskanı Cosima Medici'nin destegiyle, Platon Akademisi kuruluyordu (1409 ) . Bu akademi Rönesans'ta Platon üstündeki çalısmaların merkezi olacak, Rönesans kültürünün gelismesine büyük katkılar yapacak, Marsillusa Ficinus vb. hümanistler yetistirecektir. Almanya'nın ilk hümanist üniversitesi olan Freuburg i. Br. Üniversitesi de yine bu sıralarda kurulmustur (1455-56 ) . Padua, Paris ve Oxford üniversiteleri, daha önce hümanist ögretim ve arastırmaya baslamıslardı. Böyle bir gelisme sırasında, ama bu gelismeden habersiz, ortaçag örnegine göre kurulan Fatih Medreseleri giderek çagdısı kalmaya mahkumdurlar. Yalnız onlar degil, ilk Osmanlı medreseleri de, İznik ve Bursa'dakiler de, sonra imparatorlugun dört bir yanında kurulacak olanlar da çag dısına daha dogar dogmaz düsmüslerdi. Türklerin Anadolu'yu yurt edinmeye basladıkları dönemin, içinde yer aldıkları İslam kültürünün duraklama ve gerileme yüzyıllarına rastladıgı belirtilmistir. Bu gerçek göz önünde bulundurulursa, Türk medreselerinin neden olumlu sonuçlara varamadıkları anlasılabilir. Osmanlı medreselerini verimlilikleri bakımından ele alan iki arastırmacı, su yargıya varıyorlar: "onsekizinci yüzyılda Diderot ve Alambert'in baskanlıgında J.J Rousseau, Voltaire vb.'lerinin yardımlarıyla çıkarılan Fransız Ansiklopedisi'ndeki maddelerin hepsi su noktada birlesiyorlardı ki, düsünmenin, vicdanın ve kalemin özgür olması, bilimin ilerlemesi için çok gereklidir ve sosyal ilerlemeyi saglayacak tek araç bilimidir. İste batının eristigi bu önemli ilkeye Osmanlı Türkiye'sinde ne zaman ve nasıl inanıldıgını ve bu inancın verdigi eserler ile sonuçların ne oldugunu göstermek Tanzimat, Mesrutiyet ve Cumhuriyet devirleri için böyle bir arastırma yapacak müelliflerin ödevidir. Bizim aldıgımız devirde (on dördüncü yüzyıl-on dokuzuncu yüzyıl yenilesme hareketlerine dek ) Türkiye göklerinde, ara sıra görülen hafif parıltılara ragmen, bu aydınlatıcı ilkenin yol gösteren bir yıldız gibi dogdugunu iddia etmek kabil degildir". Bes ciltlik Türkiye Maarif Tarihi'nin yazarı Osman Ergin de su sonuca varır: "İste medreselerin Fatih zamanından II. Abdülhamit devrinin sonlarına kadar geçen dört buçuk yüzyıl içindeki tarihçesi bundan ibarettir.
Bu medreselerin ülkeye, Türklüge ve bilim dünyasına ne hizmeti ne yararı olmustur? Belli baslı hangi bilginleri yetistirmistir? Bunlar arasında uluslararası olan kimseler var mıdır?
Bunları uzun uzadıya arastırmaya lüzum yoktur. "Hiç kimseyi yetistirmemistir" demekle yetinmek daha uygun olur. Her ne kadar Molla Hüsrev, İbni kemal, Ebussuud, Gelenbevi İsmail Efendi, Müstakimzade Cevdet pasa gibi ancak bes yüzyılda yetismis bes altı ad hatıra gelirse, bunlar da ne Dogunun İbni Sina'sı ile, Sadettin ve seyidi serif ile ne de Batının Newton'u ile, Descartes'i ile boy ölçüsecek bir ayarda degildirler... Bu bes yüzyılda ancak Batının da deger verdigi bir tek Katip Çelebi yetismistir; ancak onu medrese mahsulü sayabilir miyiz? Medresenin okutma yöntemini begenmeyen ve elestiren, özel ders gören ve zamanına göre en çok ise yarayan Batı dillerinden Latince’yi ögrenip o dilden kitap çeviren bu zat autodidacte (kendi kendini egiten ) olarak yetismistir". İslamlıgın bir özelligi nedeniyle medresenin etkisi büsbütün büyük de olmustur. Kuran yalnız bir din kitabı degil, bir yasalar kitabıdır da: "İslamlık insanların yalnız ibadetleri ve Allah ile olan iliskilerini düzenleme ile kalmayarak onun bütün islerini ve hareketlerini de kurallara ve yasalara baglamıstır. Kuran da ve hadislerde ticarete ait hükümler oldugu gibi aile hukukunu içeren hükümler de vardır. Bunun gibi insanın saglıgını korumak için buyruklar ve yasalar da var". Medresenin yetistirdigi ulema, bu yasalara dayanarak bireyin ve toplumun günlük yasamını birçok kesin yargı ve kurallarla düzenlemeye çalısmıstır. Onun için medrese, "...yalnız inançlar alanında degerli, toplumun bütün faaliyet- iktisat , siyaset, hukuk, egitim-alanlarında da egemen olmus, sözünü geçirmistir". Medresenin on sekizinci yüzyılın basından beri politik ve sosyal yapıda denen yenilesme girisimleri karsısına nasıl engelleyici bir güç olarak dikildigi hep bilinen bir gerçektir: "Kanuni Sultan Süleyman'dan sonra medreseler, kara bilgisizlik, çekememelik, yalan dolan ortamı oldu. Yeniçerilerle el ele verecek Saray'ın karıstırıcılıgı ve kokmus unsurlarıyla birleserek her türlü yenilige düsman bir durum aldılar". "Medreselerin etkisi-sözlerini geçirmeleri-uzun sürmüstür. İkinci Mahmut zamanında Maarif-i Umamuye Nazırı atanıncaya kadar, okullar müftülere, seyhülislamlara baglıydı. seypülislamlık bütün mesrutiyet dönemi boyunca, medreselerle ilgilenmesini sürdürdü. Egitim ve ögretimin medrese kafasından kurtularak dünya ile ilgili bir yön alması, Egitim Birligi Yasası'nın kabulü, din islerinin devlet islerinden ayrılmıs olması ile (1924 ) baslar".

3. Yeni Bir Kültür Savası
Ortaçag yükünü Cumhuriy
altın değerinde forum Resim
______________________
O kadar soru sordum bi kere bile ' O F ' demedin forum Sordum.com



Cevapla